J.MÜLÂKATLARDAN

 Mülakatı yapan: Ali Şir Kuşçu
1 Mayıs 2009 / Kuşluk Vakti 

Söze internet sitesinden girmek istiyorum. Birçok edebiyatçının olduğu gibi sizin de bir internet siteniz var. Bu siteler yazın dünyasına ve özelde size neler kazandırıyor?

Öncelikle bu soruya cevap vermekle kendimi edebiyatçı sınıfına layık gördüğüm zehabında değilim, peşinen söyleyeyim. Kendimi edebiyatçı olarak değil, yazı yazan biri olarak görüyorum. Edebiyatçıyım, yazarım, hikâyeciyim gibi bir iddiam yok. 

Görüşmeye madem kitabın ortasından, siteden bir soruyla başladınız, ben de bir hatırayla başlayayım cevabıma. İlk defa görüşeceğimiz, yazılardan aşina olduğumuz bir arkadaşla o ilk görüşmemizde bana bunu sordu biraz şaşırarak: “Siz de site hazırlamışsınız, şaşırdım ve üzüldüm!” Sorusunun kelime aralarında şu yargı gizliydi: yazan birinin metinlerle görünmesi gerektiği, site gibi bir aracın edebiyatın büyüsünü bozduğu, metnini değil kendini göstermek isteyenlerin site aracını kullandığı gibi bir yargı… Orada da açıklamıştım, demek açıklamak gerekiyor ne olursa olsun. Öncelikle, benimki bir web sitesinden daha çok bir blog zaten. peki neden? Hep bir eksiklik çekmiştim yazarken. Birbirinden farklı türlerde çalışmalarım vardı, hikâyeden makaleye,  polisiyeden dil yazılarına, destansı metinlerden masala… Ama sizi yazılarınızdan takip eden insanlar sadece okuduğu yayındaki metinlerinize ulaşıyorlar ve sadece o yönünüzü tanıyorlar. Mesela Yağmur’daki hikâyeleri okuyanlar Şemsettin Yapar ismine hep “Hikmetli hikâyeler” çerçevesinde yaklaşıyor, sizi böyle algılıyor. Ne var bunda herkes istediğini algılar, denebilir. Bu yargı yanlış değil ama çok eksik. Bu bana bir sınırlama, sınır içine hapsetme gibi geliyor. Yazan birinin anlaşılmaması kadar yanlış anlaşılması ya da eksik anlaşılması da kötü değil mi? Bence öyle. Sitenin nedenlerinden birincisini kendimi ifade edebilme diye özetleyeyim o zaman. 

İkinci olarak bu blog bana bir miktar istatistik yapma imkânı veriyor. Şöyle ki, yönetim panelinden Gönül Atölyesi, Koçaklamalar gibi adların arama motorlarından hangi gün hangi saat arandığını, aramanın arama motorundan mı mail imzasından mı, hangi mail sunucusundan yapıldığını, site ziyaretçilerinin sayfaları rast gele mi amaçlı mı tıkladıklarını yorumlayacak bilgilere ulaşabiliyorum. Hatta siteye girenin hangi metinlere kaç defa tıkladığını falan da… Yani örnek metinlerime ilgiyi ölçebiliyorum. 

Üçüncüsü, okurumla doğrudan iletişime geçebiliyorum -her ne kadar sitedeki yazılar sadece birer ikişer örnek olsa, yazılan her şey sitede olmasa da- okuduğu metnin altına yorum yazma imkânını kullanabiliyor, okur. Bu da doğrudan bir iletişim imkânı. 

Neden site, sorunuza, sanırım açıklayıcı olmuştur. 

Toroslarda koyun kuzu peşinde koşan küçük Şemsettin’in yazı ile uğraşma hayali nasıl ve ne zaman oluştu? Yazıya bulaşma serüveninizi özetler misiniz?

Bu biraz da kaderimin dilini çözme çalışması olacak ama bir deneyelim. Sanırım temelinde içedönük kişiliğimin etkisi var. Hatta en baskın sebep bu olsa gerek. Sonra ilkokul sonrası yatılı okul macerası geliyor. Tam altı sene, dile kolay. Konuşmadan sıkılma, kendini kitaba verme. Kendime resimden, kitaptan oluşan bir dünya oluşturma. Yazıda tasvire elimin yatkınlığı resim ilgimden olsa gerek. Kendi yaptığım güzel bir yağlıboya manzaradan dolayı sıfır aldım ortaokulda, başkasına yaptırmışsın dedi de geri adım atmadı hoca. Alacağı olsun. Yazıya ilgi duydum, okudum önce. Öğretmen okullarının kütüphane imkânlarını görmeyen tahmin edemez, muhteşemdir. Daldım. Zevkliydi. Böyle devam etti gitti işte. 

Güzel yurdumuzun değişik illerinde bulundunuz. (İzmir, Erzurum, İstanbul, Konya…) Mekânın yazı üzerindeki etkisinden söz eder misiniz?

Mekânın insan ruhu üzerinde etkili olduğuna inanıyorum. Mekân bizi etkiler hatta değiştirir. Bu böyledir. Bendeki mekân etkisi nasıl oldu diye bir olta atalım bakalım ne çıkacak. İzmir’den başlayalım. Üniversite yıllarım. Önce yurt sonra ev hayatı. Evde arkadaşlarla yaşadıklarımdan, tanık olduklarımdan Gönül Atölyesi çıkacak yıllar sonra. Ardından Erzurum. Çifte minareli medreseden Lala Paşa Külliyesine, Taşmağazalar’dan kümbetlere kadar tam bir tarih-şehir. Tanpınar’ın o beş tane şehre baktığı gözle baktım oraya. Buradan mekân algısıyla ilgili bazı denemeler çıktı tek tük. Ama Yahya Kemal ve Tanpınar tarzını devam ettiriyordu kalemim. Tarz-ı selefe tekaddüm edemeyeceğimi anladığım için bıraktım o damarı.  İstanbul, gazetedeki dil yazılarını doğurdu. Kim yanlış konuşuyor, bunun doğrusu ne, bu söz nasıl söylenir gibi bir yığın ukalalık yaptım cuma günleri kültür sayfasında. Konya’da ise Koçaklamalara son şekli verme imkânını buldum, destansı bir metindir bu,  malum. Mekânın yazıya etkisi benim hayatımda belirgindi yani. 

Yazıya sevdalı birisinin hayatında bir yazarla karşılaşmak, ona yakın olmak önemli ve unutulmazdır. Bu anlamda öğretmen Şemsettin Yapar’ın öğrencileri ile öğretmen, yazar ilişkisi nasıl? Öğrencilerinin karşısında hangi kimlikle çıkar Şemsettin Yapar? 

Valla ne yalan söyleyeyim, şimdiye kadar öğrencilerime, yazdıklarımla ilgili sanırım hiç bahis açmadım, yıllardır. Sınıfta ya da dışarıda onlar konuyu açtıklarında da kapattım. Çok azında birkaç cümle ile açıklama yapmışımdır, o kadar. Peki neden? Bilmem ama utanıyor muyum desem, çekiniyor muyum desem. Rahatsız olduğum kesin ama. Bunu bir meziyet olarak almıyorum, yanlış anlaşılmasın. Ama bu böyle. Her zaman bir mecliste önde olmak çok rahatsız etmiştir beni, belki de ondan. Yeni bir kitabım yayımlansa, bir yazım ya da… Etrafımda kimseye söyleyemem ya da çok yakınımdaki çok az insana çıtlatırım. Anlatılan değil görülen, sezilen olmayı istediğimden herhalde. Birisiyle tanışırken de meslek sorulduğunda öğretmen derim, yazar demedim hiç. Başta da dedim ya, yazar olduğumu şu ana dek kabul etmedim, yazı yazıyorum o kadar. Birisi benim hakkımda “yazar” falan dese bana “yazar bozuntusu” der gibi hissediyorum. Neden bu, bilmiyorum. Ama gerçek bu. Dolayısıyla öğrencilerimin karşısına öğretmen kimliğimle çıkarım. 

“Gönül Atölyesi”ndeki kahramanlarınızla akrabalığınız nedir? İlişkileriniz nasıl devam ediyor?

Bu bir edebi metin, bir anı kitabı değil. Bunu atlamamak gerek. Bununla birlikte burada adı geçen, hikâyesi anlatılan kişiler adı aynı olmasa da hep bir yanını gördüğüm kişiler. Birçok hikâyenin merkezindeki olay vakadır, olmuştur. Ama dediğim gibi bu hikâyeler birer edebi metin, köpürtme yani, bire bir gerçek olarak algılamamalı. Ama Ekrem Abi İstanbul’da yaşıyor şu anda mesela. Ama Gönül Atölyesi’ndeki kahramanın kendisi olduğunu bilmiyor. Ne zaman öğrenecek bilmiyorum. Kendinin bir kitap ebadına ulaşacak kadar çok sayıda hikâyeye konu olduğunu bilse ne yapar bilemiyorum. Bir ay önce yanıma bir Gönül Atölyesi alıp yola düştüm, telefonla görüştük ama buluşamadık, nasip olmadı. Bilmem hangi zamana kaldı öğrenmesi. 

“Gönül Atölyesi”nin devamını ne zaman göreceğiz? Yoksa ekonomik krizde atölyenizi kapattınız mı? Aynı şeyi “Koçaklamalar” için de sormuş olayım.

Gönül Atölyesi’nin devam hikâyeleri birikiyor, demleniyor. Nasipse 2009’da raflara düşer sanki. Koçaklamalar ise bir süre daha beklemede kalacak gibi görünüyor. Neden derseniz, kendimi şikâyet etmeliyim burada, çok dağınık çalışıyorum. Daldan dala atlıyorum, kendime yeni işler buluyorum, bu da birim dosyadaki verimi etkiliyor. Bunun iyi yanı da var elbette, metinler, projeler demleniyor, mayalanıyor, olgunlaşıyor. Ama bir projede sabitkadem çalışmak gibisi yok yine de.

Yazı ile bağınızı diri tutabiliyor musunuz? Tutuyorsanız bunu nasıl başarıyorsunuz?

Yazı konusunda çok düşündüm, neden yazıyorum diye. Şu sonuca vardım, yazmak beni inşa ediyor, ayakta tutuyor. İçe kapanık, asosyal, kendine güveni sıfır bir adamım. Kendimi yazıyla ifade ediyorum ancak. Yani yazarların ilk önce afili gibi gelen “kendim için yazıyorum” cümleleri var ya ben de her halde bir yönüyle kendim için yazıyorum. Okurlara verecek mesajım var, falan demekten çok uzağım öncelikle. Elbette laf kıtlığında asma budamıyorum ama yazamayınca kendimi değersiz hissetmemden anlıyorum ki bu işi bencilce bir istekle devam ettiriyorum. Ha sonrasında başka duygularım var, yazıyla yararlı bir iş yapmak, birilerinin elinden tutmak, çeşitli alanlarda işe yaramak gibi.

21. yüzyılı İslam’ın yükseldiği bir çağ olarak görüyoruz. Bu yükseliş, bu parıltı edebiyat dünyasında kendini gösterebiliyor mu? Biz “mü’min”ler, duyuşuyla, duyuruşuyla, diliyle kendi olan edebiyatımızı ortaya koyabilmek adına neler yapmalıyız?

Böyle büyük bir konuda söz söyleyebileceğimi zannetmiyorum. Ama belki İskender Şehsuvaroğlu’na sormak gerek bunu. Bu konuda keskin değerlendirmeleri var, malum. Birkaç cümleyle değineyim ama. Evet, bu yüzyıl imanın kendini hissettirmeye,  öne çıkmaya başladığı bir zaman dilimi olacak. Bunu belirtilerden, gelişmelerden anlıyoruz. Allah’ın müthiş cazibesiyle kendine çektiği insanlar, ister Müslüman ister Hıristiyan ister ateist olsun bu konuda kafa yorma ihtiyacı hissediyorlar. Allah böyle bir gelişmeyi murad buyurmuş demek. Sebeplerle yapıyor bunu. Değişik sebeplerle… İnsanlara imanî meselelerin tatlı gelmesinin sebeplerinden biri de hizmet gönüllüleri. Birileri yurt yuva, ocak bark demeden dikili ağacını, çakılı kazığını satıp savıp dünyanın her yerine iman gerçeklerini anlatmaya gidiyor. Hiçbir ücret beklemeden muhatabının kalbini parlatmaya adamış kendini. Kendini ayıplayanlara, küçük görenlere aldırmıyor. Karınca gibi çalışıyor. Gıtgıtgıdak da yapmıyor sonunda. Ver elini kardeşimci, düşmanlığı mezara gömelimci, seni Allah yarattı diye seviyorumcu bir yaklaşım bu. Şimdi birileri her şeyini feda ederek dünya barışı için, kalplerin cilalanması için fırdönsün; ben eli kalem tutan biri olarak onları yazmayayım, bu insaf ölçülerine sığmaz. Bunları yazmamak düpedüz muhannetlik. İşte “kendim için yazma”dan “bu niyetle yazma”ya sevk etmeye çalışıyorum kendimi.

Şemsettin Yapar’ın bir günü nasıl geçer? Okuma, yazma hayatının neresindedir?

Günlük meşgalelerimi şöyle sıralayabilirim. Sorumlu olduğum eşim ve dört çocuğum var. İşim var. Ve bir de yazı çalışmalarım var. Yazı çalışmalarımı daha çok evde yürütüyorum. Sakin bir zaman dilimi olmalı yazabilmem için. Bu da malumdur geceleri oluyor, ya gecenin ilk bölümleri ya da son bölümü. Şimdilerde işe otobüs ve tramvayla gidiyorum, dergi ve kitap okumak için hiç yoktan iyi bir fırsat. Gündüz nadiren fırsat bulabiliyorum, ama beni saran bir kitapsa havada karada bitiriyor insan. Okumadığımda kuruduğumu hissediyorum. Kendimi yeşertmek okumakla oluyor, bu kesin. Yazma da yazmayı çekiyor diyebilirim. Yazınca yazabilir hale geliyorum. Beni yazıda tetikleyen bir şey de bazı kitaplar. Bu kitaplara bakmak, dokunmak, yakın olmak bile metin üretmeye yaklaştırıyor nedense. Bunun için çalıştığım masanın üzerinde hemen karşımda böylesi kitapları sıralıyorum. Bunların yanında şunu da belirtmeliyim, yazıyı hayatın önünde tutan bir insan değilim. Yani bir tarafta yazma, yazı, edebiyat olsa diğer yanda hayat, insanlar; ben ikinci grubu seçerim. Biraz daha açık konuşayım, sadece edebiyatı baş tacı eden biri değilim, hem de hiç. Çünkü kuru edebiyat insansız tat vermiyor. Önce insan, sonra edebiyat.

Şemsettin Yapar’ın tezgâhında neler var? Ne gibi çalışmalarla çıkmaya hazırlanıyor okurlarının karşısına?

Valla en yakında Gönül Atölyesi serisinin ikinci kitabı var gibi duruyor. Nasipse o olacak. Editörüm Kalender Bey sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Bakalım gelecek günler ne gösterecek.

Zaman ayırdığınız için teşekkürler…

Cevap bırak

Sizin cevabınız: