Harcanan kelimeler
Sandalyesine oturmuş televizyon seyrediyordu. Ekrandaki kişi; konuşurken, yazarken gereksiz kelime kullanmanın yanlışlığına değiniyordu. Konuşana göre, fazladan kelime kullanmak, cebindeki parayı çarçur etmek gibi bir şeydi. Düşüncesini çarpıcı bir örnekle açıklıyordu: İktisadın vazgeçilmez kuralı, daha az parayla en çok mal veya hizmete ulaşmak olduğu gibi; dilin kuralı da az kelimeyle meramı anlatabilmektir, diyordu. Bu söz dikkatini çekmişti. Evet, ülke ekonomisiyle birlikte kendi mali düzeni de bozulmuştu. Elindeki üç kuruş hiçbir şeye yetmiyordu. Dahası, her biri ‘birkaç nefeslik soluğu kalmış’ evlerden oluşan köhne bir semtte yaşıyordu. Kimi, bir yangından zor kurtulmuş; kiminin yarı yerine felç inmiş bu evler birbirine yaslanarak ayakta duruyordu sanki. Aradan biri çekilse hepsi domino taşları gibi yıkılacaktı.
Oysa yeni çağın mimari anlayışı böyle miydi? Modern kent düzeni ‘seyrek aralıklı evlere’ dayanıyordu. ‘İç açıcı, ferah’ kentlerin temeli buydu. Devlet yeni tarz yapılaşmayı ‘özendirip teşvik etmeli’ diye geçirdi içinden. Ama buna en büyük engel, tarihi semtlerdeki yapıların kılına dokundurmayan imar tüzüğüydü. Bu tüzüğün istediği şartlar, vatandaşın altından kalkacağı bir yük değildi. Buna göre, tarihi evler ‘aslına uygun olarak onarılıp restore edilmeliydi’ Bu da milyarlar demekti ev sahibi için.
Oturduğu, babadan kalma fakirhane; tahtaları kararmış, şişmiş, beli kambur iki göz bir evdi. Bu evin her bir duvarı dışarıdan ‘nem alıp içeriye rutubet’ veriyordu. Mirasta ‘hissesine düşen payını’ bu ihtiyar evi yatırıma dönüştürmek ne iyi olurdu. Hem tanıdığı bir müteahhit, evini üç daire ile değiştirmeyi hazır, teklif de etmişti.
İki göz ev, büyük bir inşaat için yeterli olmasa da hemen önündeki ‘meydanlık alan’ bir şekilde katılabilirdi plana. Salaş bir ev verir ‘karşılık olarak’ iki üç daire alırdı. Bunlardan birine kendi yerleşir, diğerleriyle ömrü boyunca evinin ‘masraf giderlerini’ karşılardı. Hatta zemine bir lokanta bile açabilirdi. Lokantanın girişine ‘Self servis müşteriye aittir’ de yazdı mı, garsona bile gerek olmazdı
Tanıdığı müteahhit, ‘her yerde sözü geçen, nüfuzlu’ biriydi. Çevirdiği her dolabı kitabına uydurmayı da biliyordu. Gözüne kestirdiği, yıkılmaya yüz tutmuş evlere ‘lazım olan gerekli’ evrakları ‘başlangıçta, inşaata girişmeden önce’ hazırlardı. Belediyeden ‘onarım tamiratı’ yapmak için inşaat belgesi alır, ardından ‘bir çırpıda’ beş altı katlı apartmanı dikiverirdi. Evi, ‘güya’ aslına uygun tamir ediyordu sanki; ama önceki ‘viran harabeyle’ yeni yapı arasında hiçbir benzerlik görülemiyordu. Takdir edilmesi gereken bir özelliği vardı ki inşaatını temelden çatıya ‘bizzat kendisi’ başında durarak tamamlardı. Bitirdiği binaların ‘gösteriş bakımından albenisi’ de iyi oluyordu. Apartmanı denetlemeye gelen ‘uzman bilirkişiler’ hiçbir eksik bulamıyordu. Bütün bunlara rağmen bu kişi, ‘gösteriş amacıyla çalım satan’ sonradan görmelerden de değildi. Mahallenin fakirlerine, ‘çaktırmadan, gizlice’ yardımlar da yapardı. Ama herkesin olduğu gibi bunun da ‘çekemeyip kıskananı’ çoktu. Bunların ‘ekseri çoğunluğunu’ meslektaşları oluşturuyordu.
‘Taşınabilir portatif’ sandalyesinde bu hayallere daldığı sırada iyice üşümüştü. Omzuna aldığı ‘triko örgüsü kazağın’ düğmelerini ilikledi. Üşümüş kollarını göğsüne kavuşturdu. Televizyon programındaki kişi, az parayla çok mala ulaşmaktan söz etmemiş miydi? Bir ev verecek üç daire ile bir dükkân kazanacaktı. Daha iyisi can sağlığı, dedi ve dudağında uçuk bir tebessüm belirdi, ‘yeniden, bir daha’ hayallere daldı.
A.Erdem Sözeri
———————————————-
Yanlış atasözü olur mu?
Sayın Mehmet Y. Yılmaz anlamları çelişen atasözleri hakkında, Milliyet’teki köşesinde ‘atalarımızın kafası çok mu karışıktı?’ adlı yazıda şöyle diyor: ‘Öğretmenim atasözlerinin açıklamalarını yaptığımız kompozisyon ödevlerimizde ilk cümlenin şöyle olmasını isterdi: ‘Bu atasözü doğrudur…’ ya da şöyle: ‘Bu atasözü yanlıştır…’ Mesela ‘Ayağını yorganına göre uzat’ı anlatıyorsak ‘doğrudur’ diye başlardık. ‘Akarsu pislik tutmaz’ı anlatıyorsak ‘yanlıştır’ diye… O zamanlar çocuk aklımla bu kadar yanlış sözlerin nasıl olup da atasözü kapsamına girdiğine de anlam veremezdim. Madem yanlış, niye atasözü oluyor diye…’
Sayın Yılmaz yazısında anlamı zıt olan atasözlerine örnekler de sıralamış: ‘Damlaya damlaya göl olur’ ile ‘taşıma suyla değirmen dönmez’in anlamca ters olduğunu; ‘iyi insan lafının üzerine gelir’ ile ‘iti an çomağı hazırla’nın çeliştiğini belirtmiş. Bence bu durumun tuhaf olan bir yanı yok. Mesela seçim dönemlerinde siyasilerin bol keseden attığını gören biri, seçim sonrasında yerine getirilmeyen vaatleri düşünerek ‘yalancının mumu yatsıya kadar yanar’ diyebilir. Aynı kişi, yolsuzlukların üstüne korkusuzca gittiğinden ötürü yönetimden uzaklaştırılan bir bakan için ‘doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.’ sözünü uygun gördüğünde de doğru bir söz kullanmıştır. Oysa iki atasözünü yan yana koyduğumuzda bunların anlamlarının birbirine ters olduğunu görürüz; biri yalancılığı yerer, diğeri doğruluğun zararlarını anlatır. Ama ikisi de bence yerli yerinde söylenmiştir.
Sayın yazar bu durumu ‘Türk pragmatizmi’ tabiri ile açıklıyor. Özel çıkarlarımıza göre o an için işimize geleni çekip kullandığımızı belirtiyor.
Atasözleri hakkında Sayın Yılmaz’dan biraz daha farklı bir üslupla düşünmek gerektiğine inanıyorum. Bu konuda üstat sayılabilecek bir isim, Merhum Ömer Asım Aksoy, çelişkili atasözleri hakkında daha farklı, daha geniş düşünüyor. Aksoy bu konuda şöyle diyor: ‘Atasözleri içinde anlamları birbirine aykırı olanlar vardır. Her atasözü bir kural olduğuna göre bu çelişik sözlerden her biri nasıl kural sayılabilir? Bu soruya cevap verebilmek için görüp geçirdiğimiz olayların çelişmelerle dolu olduğunu düşünmek gerekir. Bunları belirten kurallar da şüphesiz öyle olacaktır. Bundan başka aynı olay değişik koşullar altında ayrı ayrı sonuçlar verebilir. O zaman birbirini tutmayan düsturlar ortaya çıkar. Nitekim yalan söylemenin kötü sonuçlar vereceğini bildiren atasözleriyle birlikte, doğru söylemenin kötü sonuçlar vereceğini bildiren atasözleri de yaşamaktadır(…) Burada bir inceliği belirtmek yerinde olur: Birbirlerine aykırı olan atasözlerinin hepsi kural gibi söylenmiş olmakla birlikte doğru yargılı olmayanlar, ya toplumla alaydır, ya taşlamadır, ya uyarmadır, ya yermedir, ya da bir kötümserlik ve öfke anlatımıdır. Bunlar doğru şeyler söylemek için değil, toplumca benimsenmek gibi bir genelliği bulunan ruh hallerini yansıtmak için ortaya çıkmışlardır. Aralarında yerine göre inanılarak söylenmiş olanlar da bulunabilir. Örneğin: Devlet malı deniz, yemeyen domuz, sözü taşlama da, öfke anlatımı da, inanılarak söylenmiş bir söz de olabilir.’ Ama inanılarak söylenmiş olma ihtimali bulunan bu tür atasözlerini ‘Örnekler o kadar çok ki, hepsini bir araya getirip bir kitapçık yapmamız bile mümkün olabilir.’ diyerek genele yaymak bence doğru değildir.
A. Erdem Sözeri
—————————————–
Okay Gönensin’in ne’lerinde yanlış yok
Okay Gönensin, 30 Nisan 2002 tarihli Sabah’ta ‘Karnından konuşarak siyaset yapmak’ başlıklı bir yazı yazdı. Yazı, çevik manevralardan yoksun politikalar izleyen siyasi partileri eleştiriyordu. Sayın Gönensin’in dediklerine katılmamak mümkün değildir. Fakat yazarın bir cümlesi beni farklı bir noktada uyardı. Sayın yazar: ‘Bugün partilerin hemen hemen tümünün ne temel ne de güncel sorunlar hakkında asıl düşüncesini ve çözüm önerisini bilmek mümkün değildir.’ diyordu. Sayın Gönensin ‘ne…ne’ bağlaçlarını elhak, doğru kullanmış. Fakat kâsır fehmime göre bu bağlaçlar, ‘hemen hemen tümü’ ifadesiyle ve ‘mümkün değildir’ ile kullanıldığı için, cümlenin akıcılığını zedeliyor. Ne…ne bağlaçlarıyla ilgili yanlışlara ve tartışmalara her zaman, her yerde rastlandığı için bu konuyu biraz açmak gerektiğini düşünüyorum.
Malumdur, ‘ne…ne’ kelimeleri iki ikiz bağlaçtır. Bunlar; cümleleri, görevdeş kelimeleri ve öğeleri birbirine bağlamakla kalmaz cümleye olumsuzluk anlamı da katar: ‘Bir yıldır ne kitap okudum ne bir satır yazı yazdım.’ cümlesinde yüklemler (okudum, yazdım) olumlu iken cümlenin anlamı ( okumadım, yazmadım şeklinde) olumsuzdur. Bu gibi cümlelerde ne…ne’ler cümleye olumsuzluk anlamı kattığı için yüklemlerin biçimce olumsuz olmasına gerek yoktur. Dahası, yüklem olumsuz yapılırsa anlam tersine döner, bazen karışır. Mesela, ‘Ne yemek yemiyor ne ilaç almıyor.’ cümlesinden kim dört başı mamur bir mânâ çıkarabilir ki? Bununla birlikte ne…ne’lerle kurulmuş cümlelerin bazısı olumlu da bitebilir. Bu bağlaçları kullanmak hassas bir iş olduğu için bu mevzuda aşağıdaki kurallar göz önüne alınmalıdır.
Ne…ne’ler; virgülle, noktalı virgülle bağlanabilen ayrı cümlelerde ise yüklemlerin olumlu olması gerekir. Nef’î’nin ‘ Ne dünyadan safâ bulduk ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Hudâ’dan maâda bir ilticâmız var’ beytinde; Fuzûlî’nin ‘ Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayri’ beytinde; Cahit Sıtkı’nın ‘Ne doğan güne hükmüm geçer / Ne halden anlayan bulunur’ dizelerinde olduğu gibi…
Bu durum bağlanan cümlelerin birinin yüklemi düştüğü zaman da aynıdır. Mehmet Akif’in ‘Ümmetin haline baktım ki yürekler yarası! / Ne bir ekmek yedirir iş, ne de ekmek parası…’ ve ‘Ne gelenden haberim var ne gidenden haberim / Serseri kevne gelelden beri sersem gezerim’ dizeleri; Cahit Sıtkı’nın Ne yarden geçilir ne serden / Korkuyorum bu gecelerden’ dizeleri bu noktada bize kılavuz olsun.
Hatta ne… ne’lerin bağladığı cümlelerin ikisinin yüklemi düşmüş olsa bile yüklemlerin (düşen ve zihnimizden tamamladığımız yüklemlerin) olumlu olduğunu bilelim. Bu noktada da Fuzûlî’nin ‘ Gam merhalesinde kalmışım fert / Ne yâr ne hemnişîn ne hemdert…(var)’ beytini örnek alalım.
Bununla birlikte yüklemi ne…ne’lerden önce olan bir cümle kuruyorsak yüklemi olumsuz kullanalım. Nef’î’ nin ‘ Benimle hem zebân olmaz ne Firdevsî ne Hâkânî’ mısraı ve Yahyâ Kemâl’in ‘Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol’ dizesi yolumuzu aydınlatsın.
Ne…ne’leri kullandığınız cümlelerde hâlâ anlam ve söyleyiş bakımından bir gariplik, eksiklik seziyorsanız sıkmayın canınızı. Böyle durumlarda da bu bağlaçlar yerine ‘de….de’ bağlaçlarını kullanabiliriz. Cümlelerimizi ille de ne…ne’lerle bağlamak zorunda değiliz ya!. Ne sakala minnet ne bıyığa… Öyle değil mi?
A. Erdem Sözeri


