h. RÜŞTÜ ÇAKMAK’IN MACERALARI’NDAN

Aşağıdaki metin, bir polisiye gençlik serisi olan Rüştü Çakmak’ın Maceraları’ndan alınmıştır.


Sırmalı Dizeler

 

Dedektif Rüştü Çakmak o sabah neşeli uyandı. Yüzünden gülücükler saçıyordu. Bu durum dedektiflik mesleğinde iyiye alametti. Demek iyi başarılara imza atacaktı. Diline bir dize dolanmıştı uyanırken:

- “Ala pınar kurna kurna”

Yatakta bir o yana bir bu yana dönüyor ve bunu tekrar edip duruyordu.

- “Ala pınar kurna kurna, ala pınar kurna kurna”

Karacoğlan’dan olmasına Karacoğlan’dandı bu mısra amma gerisi ne idi yahu!

- “Ala pınar kurna kurna…” “Ala pınar kurna kurna…” gerisini getiremedi bir türlü. Karacoğlan’ın şiirlerinden birini hatırlayamamak kanına dokunurdu. Kendini düpedüz vefasız diye adlandırırdı böyle durumlarda.

- “Ala pınar kurna kurna…” biraz daha düşünse çıkarabilirdi belki… Ha gayret koca dedektif!

Mutfağa gidip kendine kahvaltı hazırlamalıydı. Hafızası o zaman iyi çalışırdı. Koridoru geride bıraktı, mutfağa, evinin o saadet bölümüne doğru yöneldi.

- “Ala pınar kurna kurna”

Buzdolabını açtı. Dolabın plastik aksamına sinmiş nemli, soğuk koku harekete geçti, mutfağı dolanıp ısındı. Açtığında dolabın içi karanlıktı. Neden sonra buzdolabının kırmızı iç ışığı uykusundan uyandı, zahmet oldu ama şükür, titreyerek yanabildi. İçeriyi kızıl, ölgün ışığına buladı.Dedektifin aç mide sinyalleriyle uyarılan patlak gözleri, gurultuyu dindirecek yiyecekleri bu kırmızı, izbe gece kulübü loşluğunda taramaya başladı.

- “Ala pınar kurna kurna, ala pınar kurna kurna… gökyüzünde telli turna” ha gayret olacak bu iş adamım! Yiyeceğe yaklaşmak bile yetiyor sana…

İçeride kahvaltı yapacak pek bir şey yoktu. Büzüşe büzüşe ihtiyarlamış iki salatalık, yüzü sarıya, yer yer de yeşile çalan birkaç dilim beyaz peynir, orası burası sakallanmış üç ezik domates ve daha bunun gibi mide bulandırıcı birkaç şey daha…

- “Ala pınar kurna kurna / Gökyüzünde telli turna…”

Yiyeceğin ardı gelmeyince şiirin arkası da gelmedi.

Demek bugün de kahvaltıyı dışarıda yapacaktı. Cebini kontrol etti. İş tamamdı. Para vardı. Paltosunu giydi, kaşkolunu doladı, ayakkabısını ayağına geçirip merdivenlerden yürüye yuvarlana, teker meker inmeye başladı.

Caddeye çıktı. Karşıya geçti biraz yürüdükten sonra sağ taraftaki parkın köşesindeki büfeye vardı. Kendine bir karışık tost ısmarladı. Büfenin hemen dibindeki banka ilişti. Kahvaltısını beklemeye başladı.

Hem bekliyor hem de dizelerin gerisini hatırlamaya çalışıyordu. İşkembe, karnıyarık, ketçap, makarna sosu, tost bulaşıklı hafızasından:

- “Ala pınar kurna kurna / Gökyüzünde telli turna / Zülüflerin burma burma / Çiçek topla benim için”

Son dize farklı çağrışımlar yaptı dedektifte. Kendi kendine:

- “Çiçek topla benim için, kimin türküsünde geçiyor’ diye sorsak, “işte o ünlü emekçi, özgürlükçü türkücünün….” diyecek bir sürü andavallı çıkar. Oysa daha yeni söylenmiş gibi anlaşılır olan bu dizeler yüzyıllar öncesinde Karacoğlan tarafından söylenmiş.

Karacoğlan bu türküyü sanki daha demincek söylemiş de parkın büfesini çevreleyen bodur ağaçları dolanıvermiş gibi, orada bekliyor gibi, Rüştü şiiri doğru okuyacak mı diye sınıyor gibi geldi dedektife.

Rüştü Çakmak efsanesi otantik kültürün enine boyuna bilinmesini isterdi, kendiceğizi de enine boyuna bilirdi ekmeğini yiyip suyunu içtiği coğrafyanın folklorik unsurlarını. Ama arada kendinden de bir şeyler kattığı olurdu Karacoğlan dizelerine. O zaman ortaya ilginç durumlar çıkardı.

Rüştü Çakmak oturduğu yerde dik oturup elini kulağına attı. Gözlerini kıstı. Eline hayali bir divan sazı aldı.

- “Dıngır, dıngır, taraninananinanom” diye akordunu yaptı. Bir tel gevşemişti. Onu sıkılaştırdı. Şimdi sanal divan sazı hazırdı.

Yüzüne Neşet Ertaş hüznü ile Şemsi Yastıman yanıklığı arasında bir ifade verdi. Karacoğlan’ın türküsünü kendi bestesiyle çığırmaya başladı:

- “Ala pınar kurna kurna / Gökyüzünde telli turna / Zülüflerin burma burma / Çiçek topla benim için / Taranina naninanom / Taranina naninanom”

Kış günüydü ama yazdan kalma derler ya işte öyle güneşli bir gündü. Güneş üşümüş kemiklerine kadar işliyordu insanların, damarlarına hareket getiriyordu.

Kaldırımdan gelip geçen gözleri mahmur sabah yürüyüşçüleri, önce bu ayaklı, hareketli, yuvarak gramafona doğru gelirken; sonra biraz uzağından endişeli bir kavisle geçmeye başladılar.

- “Ala pınar taşın kara / Cemalin benzettim aya / Yürüyüşün tülü maya / Güller topla benim için / Taranina naninanom / Taranina naninanom”

İleriden sarsak bir ihtiyar yaklaştı.Geçirdiği kısmi felci sabah yürüyüşüyle gevşetmeye çalışan bu ağır aksak ihtiyara, eve gidince eşine anlatacağı bir dolu malzeme vardı bu kaldırım ozanında. Ne laflarlardı şimdi. Bu türkücüden girip Şemsi Yasdıman’dan çıkarlardı. Ardından bir Aşık Garip hikayesi döşenirlerdi. Kim bilir belki laf Hazreti Ali cenklerine bile gelirdi. Vitrinin üstünden epeyidir indirmedikleri eski pikabı indirirler bir uzunçalar yerleştirirlerdi. Palandöken Plakçılık’tan bir Muharrem Ertaş plağı ne iyi olurdu…

İhtiyar değil mi işte, sabah yürüyüşünde bile hatıraları aktarıyor kafasında. Bunları düşünürken gözlerinde bir parıltı dolaşıyor titrek ihtiyarın. Zevkten dört köşe oluyor garibim, birazdan ninemle yapacağı “kırk yıl önce bugün” konulu sohbeti hayalleyince.

Rüştü Çakmak’ın keyfi yeni yeni yerine geliyor gibiydi.

- “Tülü maya yürüyüşlüm / İspir balaban bakışlım / Yayla çiçeği kokuşlum / Nergis topla benim için / Taranina naninanom / Taranina naninanom”

Sabah güzelliğinden yararlanmak isteyenler büfenin önünde uzayıp giden kaldırımı yürüyüş bandı yapmışlar gidip gidip geliyorlardı. Sabah sabah ilginç bir resital veren bu sanatçı, işinin delisi bir halk aşığı olmalıydı onlara göre. Biri, Paris sokaklarında gördüğü dilencilerle benzerlik kurup toplumumuzun AB yolunda hızlı bir transformasyon süreci şeyetmekte olduğunu, bilmiş bilmiş anlattı yanındaki bayana.

Rüştü Çakmak transformasyon mıransformasyon tınmıyordu. Ha babam vuruyordu aslı yok divan sazının tellerine.

- “Karacoğlan söyler kelam / Divanına durur âlem / Sevdiğine bir çift selam / Tezce yolla benim için / Taranina naninanom / Taranina naninanom”

Açık hava halk konserini bitirdi.

Gözlerini açtı. O sıra önünden heykelleşmiş birer mutluluk abidesi kılıklı sırıtkan bir çift geçiyordu. Ah ah! Yapılır mı bu kötülük Rüştü Çakmak’a. Bir mutlu çift gördüğünde Rüştü Çakmak hüzünlenirdi. Önünden gelip geçen ve günün her anı mutluluk banyosundaki şu insanları görünce yine hüzünlendi. Yapayalnız hayatının soğuk günlerini sevgisiyle ısıtacak bir eş, gülüşüyle hayatına ışıyacak bir can yoldaşı ne de güzel olurdu. Kim istemezdi böyle bir can yoldaşı.

- Yanında çay, kola, fanta da ister misin abi?

İrkildi dedektif. Meğer, büfeci sabah nevalesini getirmişti.

- Sabah sabah kola içilir mi lan dangalak, dedi içinden, tatlı hüznünü bulandıran büfeciye.

Kayıntısını aldı. Yarısı dışarda kalacak şekilde sarı ambalaj kağıdına sarılmış tostun üzerinden yukarıya doğru zarif bir dansın provalarını yapan ince dumanlar yükseliyordu. Yükselen dumanlar zalım bir koku yayıyordu ortalığa.

- Çay olsun, büyük bardakta.

Tostundan sıcak bir lokma aldı. Lokmayı ağız boşluğunda, dişlerinin üzerinde, dilinin üzerinde zıplata oynaya soğuttu ardından yuvarladı o dipsiz kuyuya. Geri kalanını da her zaman yaptığı gibi ham hum şaralop bir solukta silip süpürdü. Yemek borusundan, üstüne çayı da dökünce midesinin feryadı diner gibi oldu. Aklı Karacoğlan’da kalmıştı:

- “Sevdiğine bir çift selam / Tezce yolla benim için”

Yanıyordu da bu yaşında başını döşüne yaslayıp huzur bulacağı birinin olmamasına yanıyordu.

- Canına yandığımın kavanoz dipli dünyası işte…

Parayı ödemek için kalktı. Cebinden bir yeşil yirmilik çıkardı, uzattı. Uzatırken:

- Memleket nere? diye sordu.

- Adana.

- Adana mı?

- Evet Adana.

- Adana’nın neresinden?

- Yüreğir.

- Ben de Karatepeli misin diyecektim.

Diğeri bozulur gibi olmuştu. Karatepe Adana’nın dağdan inmeliğiyle ünlenmiş bir ilçesiydi.

- Karatepelileri bilir misin?

- Bilmez olur muyum.

- Bak sana bir Karatepeli hikayesi anlatayım.

Büfeci bu dasdangalak adamın sabahın bu vaktinde ortalıkta fol yok yumurta yokken iğneli iğneli Karatepeli hikayesine kolları sıvamasına iyiden iyiye bozuluyordu.

- Karatepeliler, soğuk mu soğuk bir kış günü toparlanıp eski kırmızı Fort dolmuşlardan biriyle Adana’ya, düze iniyorlarmış. Amma ortalık buz kesiyor. Kim bilir her birinin işi var şehirde demek ki… Karatepelinin teki de sabahın ayazında bisikletle Karatepe’ye tırmanıyormuş. Soğuk o biçim, aklınca iyi bir yöntem bulmuş bizimki, ceketinin önünü arkasına giymiş ki yakasından göğsüne soğuk girmesin. Ceketin düğmelerini de arkadan zor bela iliklemiş. Amma akıllıymış adam diyeceksin değil mi? Gör sen aklı, dinle de bak, gör.

Büfeci:

- La havle vela kuvvete illa billah, diyerek dedektifin uzattığı paranın üstünü ayarlamaya çalışıyordu. Bir yandan da gerçekten meraklı bulduğu hikayeye kulak kabartıyordu.

- O kıvrım kıvrım dik yoldan onca uzun mesafeyi hem de kışın ayazında hangi akılla pedallıyorsa bilinmez… Hem Karatepeli bu… Karatepelinin hangi akla hizmet iş yaptığını kim bilebilir? Neyse uzatmayalım, keskin virajlardan birinde kırmızı dolmuş, yolun ortasından giden bisikletliyi buzda yana savuruvermiş. Adamcağız cupbadanak yerde.

Yardımseverlik damarları kabaran bir araba dolusu Karatepeli, aman bre yetişin, pis yuvarlandı adam diyerek inip koşuşmuşlar yerde yatanın yanına.

Düşen zavallıcık da üstünü başını silkeleye silkeleye, sapasağlam doğruluyormuş.

Vara vara varsalar ki adamcağızın başı arkasına dönmüş, göğsünün üstünde ensesi var, ayaklarının tersi dönmüş. Tabi nerden bilecekler sivrinin ceketi ters giydiğini. İçlerinden biri şaşkınlığını atıp akıllı bir laf etmiş:

- Yahu ne durursunuz, sıcağı sıcağına dönderiverelim adamcağızın kellesini yerine, garip farkında bile değil yamulduğunun!

Hep birden çullanırlar adamın üstüne. Bisikletli can havliyle derdini anlatmaya, olmadı kaçmaya çalışsa da kütür kütür çevirip, kırıp şuracığa koyarlar adamın boynunu. Cansız yatan adama iyi bir iş yapmış olanların sevecen bakışıyla bakarak:

- Heyecandan kendinden geçti zavallıcık, hadi biz gidelim o kendine gelir birazdan diye diye dolmuşa doluşmuşlar. Adama acil müdahaleyi akıl edenin atasına rahmet okuya okuya virajı aşmışlar.

Büfeci de Rüştü Çakmak da kıkırdaya fokurdaya gülüyorlardı şimdi. Karınlarını tuta tuta, gözyaşlarını sile sile gülüyorlardı.

Büfeci paranın üstünü ayarlamıştı, uzattı. Rüştü Çakmak uzanıp aldı.

- Eyvallah Adanalı, deyip yoluna yollanıyordu ki diğeri, elini “dur!” der gibi kaldırdı.

Büfecinin yüzü asıktı. Endişeli endişeli:

- Bu para sahte!

Dedektif buna hiç ihtimal vermedi:

- Haddi be!

Öbürü fikrinden emin bir şekilde, tok tok:

- Şerefsizim!

- Nasıl olur? Ver bakayım şunu.

- Al kendin bak. Şeridine bak. TCMB ibaresi birbirini tamamlamıyor. Güneşe bak. Al bak. Bak bak bak!

Dedektifin suratı kireç gibi olmuştu.

- Sahiden be!

- Sahi ya!

Rüştü Çakmak cebinden başka bir yirmilik çıkarıp göğe kaldırdı. Bu gerçekti.

Bunu büfeci de tastikledi.

Dedektif büfeden ayrıldı.

Bir düşüncedir almıştı zihnini.

- Kimden aldım ben bu parayı. Nereden geçti bu elime. Daha önce hiç başıma gelmemişti. Fesübhanallah. Olur iş değil yahu. Televizyonda haberde geçerdi de haber der geçerdik. İnsanın başına gelince anlıyor böylesi şeyleri. Kimdi kimdi kimdi…

 

……..

 

İçeride kesif bir petrol kokusu var. Kurşunla karışmış bir petrol kokusu… İnsanın burun deliklerinden giriyor, genzini yakıyor. Yerler simsiyah. Siyahlaşmış betonun ortasından yılan gibi, kalın, korunaklı bir kablo demeti gidiyor. Gidip koca dallı budaklı hayvan gibi, alamet bir makineye ulaşıyor. Üstünde HEIDELBERG yazıyor makinenin. Bir ofset.

 

Obur kara makine, eteğindeki kağıtları birbiri ardına somurup alıyor, yarısı görünen silindirlerin arasına atıveriyor. İtaatkar kağıt, avurt zavutr eden sinirli silindirler arasında neye uğradığını şaşırıyor. Zavallıyı merdanelerden biri bırakıp diğeri alıyor. Kara canavarın öbür ucuna ulaşan yorgun beyaz kağıdın beyazlığı kalmamıştır artık. Onun üzerinde renkli resimler garip çizgiler beliriyor.

 

Buradaki her kağıdın çilesi bu… Dört defa bu işlemden geçiyor, dört defa bu dev balinanın midesine girip çıkıyor. Dört defa yüreği ağzına geliyor. Ecel terleri döküyor. Sonunda erbain’ini tamamlayan dervişler, boyasını boyanmış olarak dizi dizi, saf saf, istif istif yorgun argın dinlenmeye çekiliyor matbaanın bir yerinde.

 

Ortalıkta işini bilen kişiler, oradan oraya gidip gelen adamlar, çıraklar, kalfalar dolanıyor.

Duvarlarda eskimiş, sararmış, takvimler görülüyor. Müşteriye gösterilmek üzere asılmış saklanan baskı örnekleriyle büyüklü küçüklü harf karakterlerini gösteren çizelge birbirine karışmış. Duvarın yüzeyi yapıştırıla söküle katmanlaşan kağıtlarla çukurlaşıp yaralı bereli olmuş. Bu haliyle geçen yılların konuşan şahidi gibi duruyor.

Matbaa sahibinin kağıt cenneti masasına biri yaklaşmış. Elpençe divan durmuş adamın vereceği kararı bekliyor. Nihayet masa gerisindeki nazlı patron konuşmaya başlıyor:

 

- İşsizliğine üzüldüm amma burada sana uygun bir iş yok.

- Öyle demeyin beyefendi ben ne iş olsa yaparım. Siz benim montaj ustası olmama bakmayın. Şimdi ekmek parası kazanmak zor. Ben her işe gelirim. İçiniz rahat olsun.

- Kardeşim senin yaşın başın yerinde, biz olsa olsa yerleri temizlemek, kağıtları toparlamak için bir delikanlı alırız işe. Ben kendi yaşımda olan sana nasıl iş buyurayım, yukarı git, aşağı gel diyeyim. Çekinirim valla.

- Çekinmenize gerek yok ben ne iş olsa yaparım, temizlik işini de getir götür işini de yaparım.

- Eh, ne diyelim, peki, olsun o zaman. Adın ne demiştin kardeşim?

- Rüştü. Rüştü Çakmak!

- Yüzün hiç yabancı gelmiyor amma seni nerede gördüğümü çıkaramadım.

- Olabilir. Hem insanlar çift yaratılmıştır derler.

- Demek öyle bir şey. Yoksa hatırlardım.

- Ne zaman işe başlıyorum patron.

- Hemen kolları sıva, giyotinin önündeki kıyılmış kağıtları şu kenardaki torbaya doldur.

- Emrin olur patron!

 

Birazdan matbaanın içinde makine hışırtılarının arasından yanık bir ses yükselmeye başladı:

- “Sevdiğim üstüne dört libas giymiş / Bir kara bir yeşil bir al bir beyaz / Güzellere dört şey adet olunmuş / Bir şive bir cilve bir eda bir naz”

 

Mekanik takır tukura yıllardır alışan kulaklara bu yanık sesin tınısı can verdi. Gergin yüzler gevşedi. Duvarlardaki natürmort takvim yaprakları hayat buldu, yeşillendi. Patronun masasını işgal etmiş kağıt ordusu, kuru güz döküntüsü yapraklar olmaktan çıkıp Çukurova bağlarındaki asmaların bahar sürgünlerindeki yeşili dışarı fışkıran yapracıklara dönüverdi. Antik Yunan heykelleri gibi orta yere yan gelip yatmış kurumlu HEIDELBERG kasıntısı da şaştı bu işe. Saltanatına şerik mi gelmişti ne?

Rüştü Çakmak kimseyi takmadan işini yapıyordu. Eliyle iş yapıyor, gırtlağıyla bu siyah beyaz fotoğraf karesini renklendiriyordu.

- “Ehildir hüsnünü muhalif etme / İrfan mektebinden bir adım gitme / Sana dört sözüm var sakın unutma / Bir öğren bir öğret bir oku bir yaz / Karacoğlan der ki bahçene girdim / Tomurcuk güllerin goncasın derdim / Sevdiğim göğsünde dört nişan gördüm / Bir elma bir ayva bir nar bir kiraz”

Karacoğlan’ın dizeleri, temmuz güneşinin altında Kerem’in arpa tarlası gibi yanan çorak tarlaya su nasıl yürürse öyle yürüdü gitti çalışanların damarlarına. Artık burası on dakika önceki karamsar loş matbaa değildi. Karacoğlan’ın dizeleriyle gönüller ışımıştı, yer de artık kağıtlardan temizlenmiş, etraf tertiplenmişti..

Patron iç geçirdi:

- Eline, diline sağlık Rüştü. Rahatlattın bizi. Temizledin ortalığı.

- Sen de sağolasın Patron. Bundan sonra artık böyle… Hem ben bir zaman ünlü bir grafikerin yanında da çalışmıştım işinize yardım da edebilirim.

- Deme yahu?

- Tabii.

- Sende yok yok desene? Aspirin gibisin!

Rüştü Çakmak bu iltifattan mest oldu. Koltukları kabardı.

- Sen daha beni tanımadın patron, elimden daha ne işler gelir çalıştıkça göreceksin.

O sıra, dışarının parlak aydınlığından içerinin loşluğuna siyah çizgili takım elbiseli, beyaz gömleklerinin sivri yakaları ceketlerinin üstüne kanatlanmış üç adam dalıverdi. Patronun masasına yaklaştılar. Önde duran kasıntı, masada çakılı kalan matbaa sahibine:

- Merhaba Seyfi Baba iş tamam mı, dedi.

Matbaa sahibi biraz çekingen, biraz tedirgin, sağa sola ürkek bakışlarını gezdiriverdi. Gizli işler çeviren adamların bir şey saklayan tavırları vardı hareketlerinde.

Dedektif Rüştü Çakmak bunu üstün sezgisiyle sezdi. Sezdi ama sezdirmedi. Adamların hangi kumaşın ipi olduğunu bildi ama bildirmedi.

Geldiler çevrelediler masayı.

Dedektif, o değilden oralarda dolandı. Kulak kabarttı. Masanın altındaki çöpü dökeceği geldi, döktü. Masanın gülkurusu kadife örtüsünün üstündeki camı silmesi gerektiğini hatırladı, sildi. Masanın dört ayağından birinin altındaki boşluğu gördü, buraya bir kağıdı dörde büküp yerleştirdi. Masa artık sallanmıyordu.

Bütün bu vazifelerini yerine getirirken nelere kulak misafiri oldu nelere… Çok önemli haberlere ulaştı.

Bu adamlar geçen ay yaptıkları gibi bu gün de matbaada sabaha kadar çalışacaklardı. Akşam yedide gelecekler, basacakları kağıdı, kullanacakları mürekkebi, daha bir dolu ıvır zıvırı arabalarıyla getireceklerdi. Yaklaşan seçim için afiş hazırladıklarını söylüyordu ağzı kalabalık olan biri. Diğeri sözü alıp rakip partinin adamlarına bu işi bildirmemek için uğraştıklarına parmak basıyordu.

- Siz onu benim külahıma anlatın, dedi içinden dedektif.

Aslında matbaa sahibi de işkillenmiyor değildi.

- Bakın başımıza bir iş gelmez değil mi, diye tutar dal arıyordu.

Onlar da dolmalarını yutturmak için bin dereden su getiriyordu. Matbaacıyı kafakola almak için dört takla atıyorlardı.

Patronu tava getirdiklerini anlayınca masanın üzerine, içinde pek değerli şeyler olduğunu, taşıyanların hareketlerinden anlayıverdiğimiz paketlerden bir paket bıraktı. Matbaacı herkesin içinde paketi açıp bakmayı, içindekini kontrol etmeyi ortalık yerde çamaşır değiştirmek gibi kerih gördüğünden yapmacık bir huzurla paketi aldı. Çantasına yerleştirdi.

Adamlar eyvallah deyip çıktılar. Çıktılar da Rüştü Çakmak masa merkezli hizmetlerini ancak o zaman gevşetti.

O gün akşam olup vakit ilerleyince her bir çalışanın gözünde eşi, çoluğu, çocuğu tütmeye başladı. Mutfaklarındaki çorba kokusu, sıcaklığıyla birlikte burunlarına kadar geldi. Gözlerinin önünde kendilerini bırakıverecekleri koltuklar belirdi. Televizyonun kumanda düğmeleri parmak uçlarına değer gibi oldu. Hasılı akşam vakti yaklaşınca kişiyi evine çeken ne varsa bunları da çekti, aldı, götürdü. Dedektif Rüştü Çakmak ise işi ağırdan aldı. En geç kalan o oldu.

Patron, akşam çalışacak olanlara matbaayı teslim edip çıktı. Çıkarken de Rüştü Çakmak’ı göstererek:

- Bu, işini birazdan bitirir. Bitirince matbaa size kalır. Kepengi indirin, içeriden kilitleyin. Sabah erkenden ben gelirim. Çalışanlar gelmeden siz de gidersiniz, dedi.

Rüştü Çakmak’ın işi bitmek bilmedi. Hararetle çalışıyor görünüyordu, ter dibinden çıkıyordu güya ama yine de iş ürüyordu, n’apsındı işte.

Bu arada nasıl ettiyse gelen sekiz kişiyle ahbaplığı ilerletti. İçlerinden hangisinin montajcı olduğunu bu sohbette öğrendi. İşini bitirmeye uğraşırken:

- Durun size demli bir çay yapayım da gece boyu uykunuz açılsın, dedi.

Bu teklife kimse hayır demedi.

Adamlar kendi hazırlıklarına başladılar. Koca paketlerdeki kağıtlar açıldı. Mürekkepler ambalajından çıkarıldı. Renk ayrımından gelen film çıktıları rulo halinde kuytu bir yere özenle yerleştirildi. Bu kaçamak itina Dedektif Rüştü Çakmak’ın gözünden kaçmadı. Gözünden kaçmadı ama yılların zehir hafiyesi aptal değil ya gördüklerini görmezlikten geldi, aptal ayaklarına yattı. Zaten tipi de müsaitti.

Rüştü Çakmak on onbeş dakika sonra tepside çaylarla çıka geldi. Ekibin gözleri ışıdı. Akşam yemeğini yiyip gelmişlerdi. Ağızlarında yemeğin ağırlığı vardı. Yemekten sonra bu çaylar ne de güzel giderdi. Elinden her bir iş gelen Rüştü Çakmak sırayla çayları dağıttı.

- Afiyet olsun, benim içeride bir çay içimi işim kaldı. Bulaşıkları halledivereyim, dedi. İçeri gitti.

Ekip toplanıp fiskosa başladı. Anlaşılan o ki herifler aralarında iş bölümü yapıyorlardı. Çaylarını konuşa söyleşe höpürt şapırt bitirdiler. Bitirdiler bitirmesine ama film kalıplarını montajlayacak ustayı – hayret – bir karın ağrısı almıştı. Kendini tuvalete dar attı. Herkes merak içinde kaldı.

Adam tuvaletten döndüğünde beti benzi atmıştı. Teneşir kargası gibiydi. Yüzü ölü yüzü gibi sapsarıydı. Damarlarındaki kanlar hadi bize müsaade demiş gitmişler gibiydi. Adam dil ağız vermiyordu. Ağzını bıçak açmıyordu.

Herkesin merakı, korkusu arttı. Adam bedenini masanın başına kadar zor sürükledi. Sonra da sandalyeye yığıldı kaldı.

Ekibin başındaki, dışarıya ses vermeden, içinden durum tespiti yaptı. Ya bu süngüsü düşük adam bu gece çalışacak ya da bu gece için verdikleri bir kucak dolusu para boşa gidecekti. Bunlar bir yana, malı sabaha yetiştirmek için söz vermişti. Sonunda hastaya eğilip durumunu sordu:

- İş yapabilir misin?

- Bana kalsa yorgan döşek yatarım.

- Deme yahu!

- Bildiğin gibi değil, Azrail’le pençeleşiyorum say. Ne olduğumu bilemedim. Musluğu açınca su nasıl şar şar gider, aynen öyle. Az kalsın altıma yapıyordum.

- Bizim iş sana bakıyor, iş yattı desene. Ulan hergele bu vakti mi buldun hastalanacak!

- Elimizde mi abi, nerden geldi bu baş belası durum bilmiyorum ki. Ben ister miydim böyle olmasını.

O sıra varlığını unuttukları Rüştü Çakmak öne çıktı:

- Serde montajcılık var, isterseniz ben yapabilirim. Gerçi akşama kadar anam ağladı, sil süpür işlerinden.

Adamlar birbirlerine baktılar, herbirinin gözbebeği, gözden göze fıldır fıldır zıpladı durdu, anlam ışıltısı araştırdı taraştırdı bir süre. Bir vakit sadece bakışlar konuştu. Bu gavur bir sessizlikti. Kader anıydı dedektif için. Mesele kafalarda endazeye vuruldu, kantara çekildi, ölçülüp biçildi, hadisenin önü ardı düşünüldü.

Sonunda başları olan sarı bıyıklı, meseleye ılımlı yaklaştı:

- Elinden iş gelir mi senin şişko?

Bu, işe kabul edildiği anlamına geliyordu. Adam ardından işi anlattı Dedektifi safça görmüştü. Ona tadımlık bir miktar ayırınca mesele çıkmayacağını düşündü. Ses çıkarmaması gerektiğini, dilini tutması lazım geldiğini, bu gece gördüklerini bir daha hatırlamamasının can güvenliği açısından iyi olacağını sayıp döktü.

Nihayet iş ortaya döküldü. Kalıp kağıtlar HEIDELBERG efendinin selesine yerleştirildi. Boyalar karılıp karıştırıldı. Kıvam ayarlandı. Renk tonu bilgisayarda tespit edildi.

Rüştü Çakmak ise montaj masasında montaja başladı. Filmleri kesti. Metal cetvelle ölçtü biçti. Yapıştırdı.

Elinin yatkınlığından emin olmak isteyen elebaşı, dedektifi ilkin iyi bir gözledi. Baktı ki karşısındaki mahir bir usta. Güvenle ayrıldı başından. Yine arada bir geldi, nasıl gidiyor dedi ama artık ona güveni gelmişti.

Dedektif kendine duyulan güveni boş çıkarmadı, ölçtü biçti, kesti, yapıştırdı. Kılı kırk yardı.

Montajlanan filmler kalıba alındı.

Sonunda yanı üstüne yatan hantal Roma tanrısı çalışmaya başladı. Takırtının, hışırtının, tıpırtının, fasırtının, fosurtunun bini bir paraydı. Çalıştıkça HEIDELBERG efendinin iştahı açıldı.

Baskıdan çıkan kağıtlar önce alalı bulalı idi. Sonradan makinenin orasını burasını gıdıklayıp çimdikleyen ustalar ideal kaliteyi yakaladılar. Artık öbür taraftaki selede biriken kağıtlar ordu nizamı içinde süngüsü dipçiği hizalı mangalar gibi yeşil yirmi liralıklar idi.

Basılanlara sahte demeye bin şahit isterdi. Bu harika yeşillikler gerçeğine çok yakındı. Ekip tümden bir yuppi çekti. Herkes rahatlamıştı. Elebaşı, Dedektifin maharetini tebrik etti. Dedektifin koltukları kabardı, benliği güçlendi. Artık tabanı yere daha bir sağlam basıyordu.

Bütün baskı bittikten sonra desteler paketlendi. Önemsiz şeylermiş gibi gazete kağıtlarına sarmalandı. Siyah poşetlere yerleştirildi. Onlar da battal boy bir torbaya istiflendi.

 

Sarı bıyıklı elebaşı, Rüştü Çakmak’ın payını ayırıp verdi. Bu geceyi unuttuğunu, kendilerini tanımadığını, aksi halde kötü olacağını söyledi.

Saf kılıklı Rüştü Çakmak bu görüntüsünün bir kere daha yararını görmüştü. Saf rolünü iyi oynamıştı. Eyvallah dedi, ayrıldı oradan. Attı kendini parke taşlı sokağa.

Sabah güneşi her yeri aydınlatmayı başarmıştı ama daha yeterince ısıtamamıştı. Gecenin serinliği devam ediyordu. Gün yüksek binaların arasından uzatabildiği ışık çubuklarını kime nereye değirirse orayı ısıtıyor, geri kalan yerler serin kalıyordu. Dedektif, güneşin yarım buçuk ısıttığı bir telefon kulübesinde kısa bir telefon numarasıyla kısacık bir görüşme yaptı. Sonrasında yoluna devam etti.

Rüştü Çakmak kendini farkettiğinde dilinde bir Karacoğlan türküsü dolanıyordu:

- “Sabahleyin tan yüzüne / Sürmeler çekmiş gözüne / İki elin almış yüzüne / Güler nazlanı nazlanı

Bir fırın arabası ekmek kasalarını bakkalın önüne bıraktı. Kamyonet hızla uzaklaştı, az ileride yine bir bakkalın önünde durdu.

“Dostun bahçesine girdim / Tomurcuk güllerin derdim / El bağlayıp selam verdim / Alır nazlanı nazlanı”

Ekmekçinin demincek bıraktığı kasaya bir sokak köpeği yaklaştı. Ekmeklere burnunu uzattı. Sıcak somunların hamursu kokusunu kokladı. Çenesinden bir küçük damla salya kasanın kenarına damladı.

“Karacoğlan der merdane / Güzel içinde bir dane / Zülfünü dökmüş gerdane / Tarar nazlanı nazlanı”

Türkü söyleye söyleye, ıslık çala çala sokağına vardı. Bakkaldan Afyon sucuğundan Kayseri pastırmasına, Edirne peynirinden Kars balına varıncaya kadar alışveriş yaptı. Eve vardı. Mutfağa geçti. Malzemeleri dolaba yerleştirmek istedi. Kapağı açtı. Kırmızı lamba “Ne bu böyle sabah sabah!” der gibi gerinip uyandı, dolabın içini muhannet muhannet aydınlattı. Domatesler son bıraktığına göre iyice küflenmişti. Salatalıklar biraz daha buruşmuştu. Yeni malzemeleri yerleştirmekten vazgeçti. Masaya dönüp kendine mükellef bir kahvaltı hazırladı.

……..

 

Birkaç gün sonra Rüştü Çakmak yine bir sabah caddeye çıkıp sabah resitali verdiği parkın yanıbaşındaki büfeye uğradı. Adanalı büfeci onu görünce gülümsedi. Dışarıdan bakan birinin gözünde manasız manasız ama Dedektife göre “Karatepeli de ne sivriymiş öyle.” der gibi güldü.

Rüştü Çakmak kendine karışık bir tost ısmarladı. Banka doğru yürüyordu ki Adanalı büfeci:

- Haberin var mı yeni sahte para furyasından, diyerek muhabbeti başlattı.

- Ne o yine sahte yirmilik mi denk geldi sana

- Hem de kaç tanesi… Her gün birkaç tane geliyor elime.

- Yok yahu!

- Valla!

- Ama pek eğlenceli.

- Neden o?

- Nedeni var mı bunu basanlar düpedüz dalga geçmişler milletle yahu.

- Nasıl yani?

- Bak şimdi, yirmiliği alıyorsun, her şey yerli yerinde, paranın hiçbir yerinde bir falso yok. Hatta kaldırıp ışığa baktığında görünen Atatürk resmi bile görünüyor. Fakat parlak şeride dikkat edince makaraları koyuveriyorsun.

- Neden?

- Çünkü gümüş renkli şeritte “Güzel ne güzel olmuşsun görülmeyi görülmeyi” yazmışlar. Bazı paralarda da “Siyah zülfün halkalanmış örülmeyi örülmeyi” yazıyor. Bir de bunları basan kalpazanlar yakayı ele vermişler bir matbaada. Polis aylarca arayıp izine ulaşamadığı sahtekarları eliyle koymuş gibi bulmuş.

Rüştü Çakmak’ın keyfi şimdi yerine gelmişti. Hemen eline hayali divan sazını aldı. Gözlerini kısıp söylemeye başladı:

- “Mendilim yudum arıttım / Gülün dalında kuruttum / İsmin ne idi unuttum / Sorulmayı sorulmayı / Çağır Karacoğlan çağır / Taş düştüğü yerde ağır / Yiğit sevdiğinden soğur / Sarılmayı sarılmayı”

 

 

-oOo-

 

Cevap bırak

Sizin cevabınız: