Aşağıdaki hikaye, Gönül Atölyesi adlı kitaptan alınmıştır.
Babam, akşamları eve yorgun argın gelen burma bıyık, çatma kaş, beyazlarını gösteren o iki göz, benim duymadığımı düşünerek:
-Hanım bizim hayırsız yine ne halt işledi ki süt dökmüş kedi gibi oturuyor?
Bu günlerde iki lafının biri buydu. Bendeki değişikliği hayra alamet görmüyordu. İşin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünüyordu. Bu şüphesinde haksız da sayılmazdı. Bu zamana kadar, anasından emdiği sütü burnundan getirmiştim. Adım belayla eşdeğerdi ailede. Yalnız ailede değil, sokakta, mahallede, okulda her yerde… Onun için bendeki olumlu değişikliklere hep temkinle yaklaşıyorlardı. İnanmıyorlardı, inanamıyorlardı.
-Hanım, bunun altından bir çapanoğlu çıkacak ya haydi hayırlısı.
Akşam babam eve gelince saygıdan ayağa fırlayıvermem, dizlerimi toparlamam, ayaklarımı pidecinin kaldırıma yığdığı meşe odunları gibi burnuna burnuna uzatmamam zavallı adamı tedirgin ediyordu. Babacığım, bu yunmuş yıkanmış hareketlerin gerçekliğine inanmakla inanmamak arasında bir şüphe sarkacında gidip geliyordu.
Yalnız babam mı? Balkondaki fesleğenler arasında beliren altın dişli yayvan ağız, karşı penceredeki telkari altın küpeleri salkım salkım sarkan bir çift kulağa sesleniyor:
-Fıtnat Hanım, bizim şeytan hidayete ermiş duydun mu?
Havadan bir martı sesi geliyor. Birkaç kanat çırpışı…
-Güldürme kız, hınzır derisinden post olur mu hiç!
Pencere önündeki küstüm çiçeğinin yaprakları hafif bir esintiyle oynuyor.
-Namaz bile kılıyormuş.
Uzaktan, derinden ızdıraplı bir tren inlemesi… Araba kornaları…
-Daha neler, üstüme iyilik sağlık!
Çatının bir ucundaki iki kumru gözlerini hayretten kırmızı mercimek gibi açmış birbirlerine bakıyorlar.
-Vallahi ayol, bizim çocuk görmüş camiden çıkarken.
Kumrular kıpır kıpır, neredeyse gut gut gutulayacak …
- Gözlerimle görsem de inanmam!
İki kumru pat pat vurdukları kanatlarıyla yükseliyorlar, okula doğru uçuyor, güneşin parıltıları arasında kayboluyorlar. Sonunda okulun köhne çatısına, çatının ucundaki su oluğuna konuyorlar. Burası tam öğretmenler odasının üstüne denk geliyor.
Öğretmenler odasında emekliliği yaklaşmış, yıllanmış, ütülü, gri takım elbiselilerden biri, yıllardır ümüğü sıkıla sıkıla buruş buruş olmuş bir kıravata, üzerinde laflanacak bir muhabbet zarfı atıyor:
-Mehmet Bey, edebiyat sınıfındaki şu bizim Engin’e neler oldu öyle. Ders dinliyor, eski haşarılığı kalmadı keratanın. Hangi dağda kurt öldü? Not korkusu mudur bunun sebebi?
Öbürü sigara dumanından kızarmış, damar damar yol olmuş gözlerini kısarak:
-Yok be yahu! Nottan mottan çekinir mi hiç o!
Yarısından azı kalan sigarasından geniş soluklu bir nefes daha çekiyor ciğerlerine. İçeride okey tıkırtısı… Sanırsın ki valiliğin kalem odasında daktilo şıkırdıyor.
-Baba korkusu?
-Sözünü dinlediği mi var adamcağızın, ne gezer!
-Var bir durum ya, hadi hayırlısı!
Kumrularda yine bir hareket…Kuş bu, durur mu; bir orda bir burda. İnsanoğlunda böyle esaslısından iki kanat olsa hop oraya hop buraya uçup kaçmayan çıkar mı içimizde? Yine havalandılar. Dimdik yukarı çıktılar bir süre. Ardından hop diye kendilerini bıraktılar gökyüzüne. Ta aşağılarda bakkalın oraya doğru salıverdiler bedenlerini.
- Beyefendi dökme şu ekmek kırıntılarını dükkanın önüne! Çiğniyoruz istemeyerek.
- Amma baksana şu kumrular ne de güzel karın doyuruyorlar.
- Senin dediğin de doğru yahu!
Mahalle bakkalı…Göbeği kadar geniş bir kalbe sahip bu adam… Soğutucunun üstüne dizili konserve kutuları, helva paketleri, birkaç yumurta kolisi ve sıralı boş gazoz şişelerinin ardında, kalın brandadan yapılmış o kirli bakkal önlüğüyle bu koca adam derin düşünceler arasında debeleniyor.
- “Borca aldıklarını hemen ödüyor. Epey kibarlaştı. Bu davranışlar, yaklaşan bir kasırganın habercisi olsa gerek. Büyük vurgunu en son vuracak. Yine kaybeden taraf ben olacağım; bir koli gofreti, bir avuç çikolatası giden yine ben olacağım. Alıp ödemedikleriyle bir bakkal dükkanı açılırdı. Sırf babasıyla aramızdaki hukuka hürmet ses çıkarmıyorum. Amma olan bize oluyor canına yandığım. Benim de çoluk çocuğum var yahu! Onlar da nefis taşıyor. Zavallıcıklarım dükkana geldiklerinde elceğizlerini çikolataya, bisküviye, balona uzatamıyorlar. Elinoğluna çalışıyoruz, elinoğluna…
Kumrularda bir telaş bir telaş… Bütün mahalleyi gezdirip gösteresileri var anlaşılan. Bu kez yeniden okula doğru istikametleri.
Okul kantininde, kollarını göğsüne bağlamış sırtını duvara yaslamış biri ortamı gözlüyor. Bu kişi yeniyetme horoz ibiğini andıran dudak altı uzantısı sivri sakalcık: kantinci çırağı…
- Bizim belalı, son zamanlarda olay çıkarmıyor. İlla ki bir eylem hazırlığı içindedir. Yakında çıkar kokusu. Şu kantini her teneffüs süpürürüm bir saat sonra yine aynı işkence.
Salçalı sosis tenceresinden yükselen uçuk kırmızı buhar, ortalıkta şöyle bir geziniyor. Sırtına yüklediği salça kokusunu kapıdan çıkarıp merdivenlere sürüklüyor. Serbestliğin tadına varan salça ruhu, her sınırsız özgürlüğün içinde mutlaka kaybolup gitmelerin olduğunu birazdan öğrenecek. Koku sınıflara kadar ilerliyor, gittikçe seyreliyor, kendini kaybediyor, bir nefeslik bir parçası sınıflardan birinin açık kapısından giriyor ilk sıradaki öğrencilerin ceketine sürtünüp çocukcağızın burnuna ulaşıyor. Bir yutkunma bir yutkunma… Tükrük bezlerinde sıkı bir mesai…
Okul ceketi…İkinci kat sınıflarından birinde, boş geçen derste, düğmelere denk gelen kısmı giyile kullanıla eskimiş, ıslana kuruya telası kabarmış, eskiye yıprana iflahı gevremiş iki okul ceketi… sıraya otura kalka, yalbır yalbır parlayan, kül rengi iki okul pantolonu…
-Matematik yazılısı kaç geldi Okan?
Pencereden görünen akasya yaprakları içeri bakmakta. Sanki ne varsa içerde.
-Sorma, fena! Ya seninki?
- Eh işte!
Akasyaların aylaklığına, gerideki duvarın orasına burasına tutunmuş, kadife kumaşlara özenen yosunlar da katılıyor.
-Kaç yani?
-Beş
On Dokuz Mayıs provasındaki trampetler bahçede deli gibi tımbırdıyor, tırrrrrrm, tırrrrrrrm… kasnağa gerili film tabaka delindi delinecek…
-Beşin eh iştesi ne oğlum, manyak mısın, biz değil beşi, üçü bile rüyamızda görmüyoruz. Nasıl oldu bu iş, kopya çektin değil mi, kimden, çabuk söyle?
Rüzgarla birlikte duvarın üstüne düşen akasya yaprakları, ikinci bir esintinin itelemesiyle umursamaz bir tavır takınarak duvardan aşağı salına salına iniyor, tıp diye kahverengi toprağa düşüyor.
-Kopya değil.
Taş duvarın üstünde düelloya tutuşan iki hayırsız kedi, kumların arasındaki tost parçasını kapmak için birbirine bakışıyor. Kafalarından bencil manevra planları geçiyor yıldırım gibi. Her biri diğerinin hamlesini düşünmek zorunda, karın doyurmak kolay değil…
-İnanmam.
-İnan, değil.
-Başka nasıl beş alınır matematikçiden ki?
Margarini hala ışıldayan tost parçasını kapan telbıyığın içi rahat ki dingin, mırıltılı, kedice bir şarkı tutturuyor.
-Başka yolları var, çalışırsın alırsın beşini.
-Adamdan şimdiye kadar kaç kişi beş aldı ki biz çalışıp alalım. Sende de var bir durum ya… Nasıl kopya çektiğini söylemiyorsun.
Tost ekmeğinin kızarmış, gevrek çeperinden birkaç kırıntı dökülüyor. Ziyafetin gözüne gözüne vuran kedi, dökülen erimiş kaşar bulaşıklı parçalara bıyıklarının üstünden kodaman kodaman bakıyor.
-Vallahi kopya değil, Ekrem Abi çalıştırdı.
-O da kim! Hangi sınıfta?
-Üniversiteli yahu, bizim sokakta var ya bir ev!
-Engin’in takıldığı yer mi?
-Evet.
-Engin de çağırmıştı beni. Bir yangından mangından bahsetmişti. Ev mev mi yandı sizin mahallede sahi?
-Yok be yahu! Fırıldağın palavrasıdır o. Yangın falan yok.
- Yemin ediyordu geçende. Herkes göremiyor bu yangını, bakmasını bilmek lazım, falan filan gibi bir şeyler diyordu. Her gün okula bir yangın yerinden geçip geldiğini anlatıyordu. Yangının içinde kolu, bacağı, kafası, gözü, kalbi yanan adamların bu durumdan haberi yokmuş. Hangi bilim kurgu filminden tırtıkladın bu cümleleri dedim. Bana gülümseyip gerçek bu kardeş dedi, gerçek bu…
-İyi yumurtlamış desene, sen de hemen inandın tabi.
-Yok yok çocuk bu sefer ciddi. Yemin billah ediyor. Bu yangını herkes göremiyor diyor. Üç boyutlu resim hiç gördün mü?
-Evet, karman çorman renkler var, biraz uzaklaşarak farklı bir açıdan bakınca harika resimler görünüyor.
-Ha diline sağlık! Engin’de böyle diyor: sokağın bir başında dur, gelip geçenlere biraz farklı bir açıdan bak, görürsün alevleri cihanı tutan o büyük yangını diyor. Kendi de göremiyormuş ilkin. Önemli olan etrafa, olaylara, insanlara farklı bir açıdan bakmakmış. Üç boyutlu resme bakar gibi… Bunlar bana da deli saçması geldi ilkin, salak mısın bu palavraya nasıl kanarsın dedim kendi kendime. Ben ateş mateş görmüyorum ortada, diye diklendim Engin’e.
- Neyse nasıl geldi laf buraya, sen beşten haber ver beşten!
Teneffüs zil saatleri rogramlanmış dijital okul saatinden alışıldık çıkış melodisi dökülüyor. Teneffüs zili çalıyor.
Ortalıkta ne tost ne de peynir bulaşıklı kırıntılar kaldı. İki kedi şimdi akasyaların ardında kayboluyor. Kumrularsa kim bilir nerededir şimdi.
Şemsettin Yapar

GüzeL Bir Kitap BeğenDim
By: Görkem on Şubat 10, 2009
at 3:33 pm
Kalemin hakkını veren Şemsettin Yapar’ın okura borcunu ödemesi lazım: YAZMAK! Olabildiğince çok, olabildiğince güzel yazmak!
Ben yazarın üslubunu, sıradan konuları bile mükemmel bir tarzda ele alınışını çok imrenerek görüyorum. Ve bir gün; Ahmet Rasim, Refik Halid, C. Şahabettin gibi kendine has bir düzyazı/nesir çizgisi oluşturduğunu düşünüyorum. İyi ki varsın, yüreğine sağlık Şemsettin YAPAR!
By: Ahmet Tiryaki on Şubat 27, 2009
at 8:22 am