Ahmet Erdem Sözeri
aesozeri@gmail.com
——————————–
Canım Kardeşim, Merhaba,
Önce hikâyemizin geçeceği mekâna gözlerimizi kamera gibi gezdirelim. Hani filmin başlangıcında tanıtma yazıları akarken fonda bir görüntü izleriz ya, olayın gelişeceği şehir yürür ekranda. Ya da bir kapalı mekâna objektifini gezdirir kameraman, işte öyle.
İlkbahar yağmurları bu yıl insanoğlunun sabrını dener gibi, ardı ardına yağdı. Göğün mavisi haftalarca kendini göstermedi. Ortalık uzun süredir ıslak toprak, yaş ahşap, çürümüş ot eskisi ve alabildiğine nem kokuyordu. İlk yağmurda aceleci bir taze toprak kokusu yayılıvermişti ortalığa gerçi. Ama birkaç saat sonra bu bengeldimci kokunun yerini ağırbaşlı, bulaşık bir çamur ufuneti aldı. O gün bu gündür her bir yere o ağır ıslak koku hâkimdi. Güneşin kendini göstermesiyle bu ekşi rutubet aşiretine yol göründü. Gözü yaşlı günlerden sonra hava açıvermişti.
Fark ettin mi bilmem, bir resim çizdik yukarıda. Ya da belgesel film karesi gibi bir görüntü… Okuru satırlara bağlamak için birkaç söz şekeri ikram ettik ona: “ekşi rutubet aşireti”, “gözü yaşlı günler” falan… Bunları yazarın okuruna “Hoş geldin satırlarıma benim canım okurum” selamlaması olarak da sayabilirsin.
İlk paragrafımızda okura öyle bir yanından yaklaştık ki satırlarımızı bırakması artık mümkün değil, sezdin mi? Yakaladın mı oyunu. Deyivereyim: okurun duyularına seslendik. Görme duyusuyla ilgili ayrıntılar çok kullanılır genelde; ama iş diğerlerini de işletmededir. “ıslak toprak, yaş ahşap, çürümüş ot eskisi, nem, taze toprak kokusu, çamur ufuneti, ağır ıslak koku, ekşi rutubet” sözleri yer yer dokunmayla ilgili çoğu kez de koklama duyusundan yakaladı okuru. Uzun etmeyip devam edelim, yazar olarak ben bile meraklandım bak şimdi.
Güneş lazer kılıçlarıyla yeryüzündeki kanserli hücreleri cızzzt bızzzt tedavi etti. Bu tedavi için bir günlük güneşli hava yetti. Şimdi her bir yer ışıl ışıldı. Bezdiren ıslaklık, omzumuza o kadar binmişti, bizi kendine o kadar alıştırmıştı ki, bu gülümser değişiklik herkesi şaşırttı. Çevredeki her şey yerine yeni konmuş gibi yeniydi, ışıltılıydı. Badanaları, çatıları, kiremitleri, hatta yeşil ürkek kiremit yosunları yağmurda yıkanmış evler, evlerin önündeki bahçelerde… Evet, her bir şey yenilenmişti. Islak çimenler kurumuştu. Toprağın içi olmasa da yüzeyi; üstünde oturmaya, debelenmeye, piknik yapmaya elverişli hale gelmişti.
Evet, canım kardeşim! Bu paragrafta hızımızı alamadık; girişi, tasviri biraz geniş tuttuk. Oysa yazacağımız metnin hacmi bu kadar geniş girişi kaldırmaz. Biz burada kısa bir hikâye yazmayı hedefledik. Ama zarar değil yine de… Her hikâye aynı kalıpta olacak değil ya! Bu mekân tasvirleri benim çok hoşuma gider. Belki de bendeki fotoğraf ilgisinden kaynaklanıyordur. Belki de yağlıboya resme düşkünlüğümden. Kim bilir?
İkinci paragrafta bir işe daha giriştik, maksat muhabbet değil mi? Bu kez kameramızla odaklandık ayrıntılara. Yaklaştık yaklaştık… Bu iyi bir yöntemdir. Ne mi, nasıl mı? İşte bak: “…çatıları, kiremitleri, hatta yeşil ürkek kiremit yosunları…” koca çatıdan girdik incecik yosundan çıktık değil mi? Bir de şuna bak: “…başını göğe çevirmiş ağaçlar, delikanlı ağaçların diri yaprakları, yaprakların, içinden can suyu geçiren iğne yurdu kılcalları…” kamera ilerler, yaklaşır, daha ayrıntı, daha ayrıntı…
Ayrıca parçanın ilk cümlesinde tabiat nesneleri ile bilimkurgu kişileri arasında yakınlık kurmaya çalıştık: “Güneş lazer kılıçlarıyla… cızzzt bızzzt…” Bilmem benim gibi düşünüyor musun, bu “yıldız savaşları” anıştırması da bir miktar renk kattı anlatıma.
Baştan beri neden çayır çimenden, yeşillikten topraktan söz ettiğimizi son cümlede sezdirdik okura: “Toprağın içi olmasa da yüzeyi; üstünde oturmaya, debelenmeye, piknik yapmaya elverişli hale gelmişti.” Meğer buralarda piknik yapacakmış birileri! Acaba kim?
Bu arada şunu söylemeliyim: sen burada olmayınca ben kesip biçiyorum hükümleri. Senin düşüncelerini alamıyorum. Ama bana mutlaka yazacaksın değil mi? Devam edelim.
Pınar Hanım doğumdan sonra hiç dışarı çıkmamıştı. Her annenin loğusalık dönemi böyle hastalıklı mı geçermiş yahu? Doğumun ağırlığı bir tarafa, ciğerparesini kendinden ayırmaları yok mu? Bu hepsinden beterdi. Ah şu kendini sağlık konusunda söz sahibi sanan işgüzarlar yok mu? Bütün iş bunların başının altından çıkmıştı.
Bir anne ve yeni doğmuş bir bebenin etrafında geçen kadar naif, kırılgan, nazik konu çok yoktur sanırım hikâyecinin elinde. Acaba olaylar nasıl gelişecek?
Yaprak Hanım ise henüz iki haftalıktı. İki haftalık bebe pikniğe götürülür mü dememeli. Günışığı bedenine iyi gelecekti. Günışığının D vitaminini ortaya çıkaran etkisinden yararlanılacak ve yavrucağızın iyileşmesine katkıda bulunulacaktı. Aman Allah’ım o mavi gözler, o çizgi gibi dudaklar, o narinlerden narin kulaklar… Allah övmüş de yaratmış. Yeni doğmuş bebenin piknikte işi ne ki dememeli. O bebe bu pikniğe gitmeseydi bu hikâye de olmayacaktı.
İki haftalık bebeğin piknikte neler gelmez ki başına! Hele hikâye yazarı iyice damardan girip çatışmayı daha da gererse okurun vay haline, okumasın ne yapsın son satıra kadar. Merak unsurları uçuşmaya başladı kafalarda: acaba bu yavrucağın başına ne işler gelecek. Gerilim yavaş yavaş hareketlenirken yazar “dur bakalım sayın okur, nereye böyle, acele etme, otur biraz laflayalım” diyor.
Karar bir kez verilmişti ve geri dönülmedi. Sepete; açılmamış, bir kiloluk çilek reçeli kavanozu, beyaz kâğıt tabaklar, üstünde semirmiş bir inek resmi bulunan metal peynir kutusu, alüminyum folyoya sarılmış tereyağı paketi, kenarına akmış yapışkan bulaşıklı bal kâsesi, kahverengi kepekli ekmeklerin hışırtılı poşeti, dün sabahtan kalan yarı nemlenmiş poğaçalar ve daha neler neler konup parka gidildi.
Neyse okuru bekleten laf salatası bitti gibi. Olay yeniden işlemeye başladı, zamanın geçtiğini hissediyoruz.
İki haftalık Yaprak Hanım şimdi kilimin üstündeydi. İki metre kadar ileriye, sepetin yakınına bir kilim daha serildi. Kilimi seren hanımefendi dizlerini kırıp oraya oturdu. Çevrede başka aileler de vardı. Bazıları sabah sabah harala gürele mangal bile yakmış kokuta tütüde et dahi pişiriyorlardı. Bazı ufaklıklar lastik toplarının ardında badi badi koşuyorlardı. Ta ileride gençler bir futbol maçı çevirmişlerdi. Bunlara yakın yerdeki bir kuru dede, kulağının dibinden vınlayıp geçen futbol topuna, cereyana yakalanmış gibi titreyerek aksice söyleniyordu.
Tecrübeli okur, yazarın yapmak istediğini anlar gibidir. Bebe’yi kilimin üstüne bırakıp kendi iki metre öteye başka bir sergiye oturursa… Aman Allah’ım… Olaya ayak direyip ritimli kalp vuruşunu okurun kendine dinletir gibidir yazar. Güm güm! Güm güm! Güm güm!
Kızıl saçlı hanımefendinin yanına ileriden gülkurusu eşarplı, eşarbın önünde pıt pıt limoni saçlı, orta yaşlı bir hanım daha geldi. Ayaklarının dibinde iri mi iri, azman mı azman bir pisipisi vardı. Azman pisinin boynu kalın kahverengi deri tasmalıydı. Kemerin beyaz örgü ipi eşarplı hanımın narin bileklerindeydi. Tasmalanmış olan, kediydi kedi olmasına ama köpek gibi bir şeydi. Tavırlarında da garip bir huysuzluk seziliyordu. Tuhaf tavırlı mırnav, ilerideki kilimin üstünde öylece duran Yaprak’ı görünce yerinde duramaz oldu. İpini bir o yana bir bu yana çekiştiriyordu. Hanım, beklenmedik bir iş yaptı: kedinin boynundaki kemeri haydaaa çözüverdi. Sen misin kemeri çözen! Koca tekir, garip sesler çıkararak bizim minik Yaprak’a doğru atılmaz mı! Atıldı ve uçar gibi ilerledi. İlerlerken her zıplayışta bedenindeki birikim yağlar alta üste, o yana bu yana bıngıl bıngıl sallandı da sallandı, silkelendi de silkelendi.
Bak şimdi… Tecrübeli okur dememiş miydi bu sabinin başına bir işler gelecek diye? Buyurun cenaze namazına şimdi! La havle…
Kediyi salıveren hanımefendi bu durumu dudağında iyice belli bir gülümsemeyle izledi. Vebali günahı boynuna ama eşarplı hanımın, ızbandut kediyi, o anda bile isteye bırakmış gibi bir hali vardı. Hatta bu durumu önceden özellikle planlamış gibi davranıyordu. Ve bundan hiç mi hiç rahatsız değildi sanki.
Bakındı kötü kalpli hanıma şimdi! Bir de hanımefendi demişti yazar buna. Aman hikâye kaçmasın! Devam edelim hele!
Battal kedi atıla zıplaya gelip kilimin üstünde yatan Yaprak’ın üstüne heyecanla eğiliverdi. Eğiliverdi ama ne yapacağına tam karar verememiş gibiydi. Yavrucağın yanaklarını, saçlarını hırsla yalamaya başladı. Sağa geçiyor yalıyor, sola dönüyor yalıyordu. Tüylerini yüzüne sürüyor, orasına burasına sürtünüyordu. Çıldırmış gibiydi.
İşte gerilim dorukta. Ne olacaksa şimdi olacak. Bebecik tehlikede.
Kilimin üstündeki Yaprak Hanım aniden gelişiveren olayın akışına kendini bırakmıştı. Hiç mi hiç tepki vermiyordu.
Burada okurun anlamadığı bir durum var. Tüm ihtimalleri düşünüyor. Ama işin içinden çıkamıyor. En iyisi olaya devam etmek.
Tepki verecek gibi de değildi. Oldukça sakindi. Hatta durumdan memnun gibiydi. Şappadak üstüne atılan bu yağ torbasının sergilediği çıldırasıya muhabbet gösterisinin zevkini çıkarıyordu belki de.
Laflamaya dalmış iki hanımefendi bu durumu bal gibi görüyordu. Başta göz ucuyla durumu değerlendiler. Ama manzaraya şimdi hiç tepki vermiyorlardı. Az ilerilerinde öyle bir olay gerçekleşmiyor gibiydi onlar için.
Okuru heyecanlı bekleyişe bırakalım. Tatma duyusuna gönderme yapalım biraz. Okur bekliyor mu? Beklesin bir miktar, işin tadı bu beklemede zaten.
Onların şu anda çok daha önemli işleri vardı: şeffaf naylon poşetten avuçlarına aldıklar pijamalı sivri çekirdekleri ardı ardına, bir bir, bitimsiz bir zevkle çitliyorlardı, çekirdeklerin üstündeki yalandan tuzun lezzetini dillerinin üstündeki kabartılarda duyumsuyorlardı. Birkaç çiğnemede parçalanan çekirdek içinin yağlı tadına her çitleyişte tekrar tekrar varıyorlardı. Bu leziz damak zevkinden de önemlisi lokum gibi bir sohbete kendilerini bırakmışlardı. Gözleri başka bir şeyi görecek, kulakları birbirlerinden başka bir şeyi algılayacak halde değildi.
Bir taraftan bu heyecan devam ederken onlar çekirdek çitliyorlar. Olan okura oluyor. Heyecandan ne yapacağını bilemiyor. Kendinde olaylara yön verememenin sancısı var.
Koca kedi azmanı, bizim Yaprak Hanım’ı ha bire yalayadursun çıtı pıtı hanımefendilerin canım cicimli konuşması döndü dolaştı bu yağ tulumunun psikolojisindeki olağandışı gelişmelere geldi dayandı: “Veteriner ne dedi huysuzluğuna.” “Bir şeyi yokmuş. Kediler doğum sonrası biraz hırçın olabilirlermiş.” “Ee biz de anasıyla kızını doğar doğmaz ayırdık şekerim. Olsun o kadar hırçınlığı zavallının. O da ana değil mi ama!” “Evet, o da bir ana yüreği taşıyor. Ama iyi ki ayırmışız; yoksa annesindeki hastalık kızına da geçecekti.”
Hanımefendiler anayla kızın, Pınar Hanım’la Yaprak Hanım’ın oynaşına doğru çevirdiler başlarını. İri kedi minik yavrusunu bitmez bir sevgiyle, yılmaz bir azimle hala yalayıp duruyordu.
Evet, hikâyeyi doruk noktasında bitirelim. Sanırım düğüm çözüldü. Bilmem beğendin mi?
Hikâyemizin adı ne olmalı sence. Bence olayların merkezindeki isim Yaprak Hanım’dı. Adı bu olmalı hikâyemizin: Yaprak Hanım.
Hikâye yaklaşımlarım hakkında görüşlerini benimle paylaşır mısın? Bana mutlaka elektronik mektupla düşüncelerini bildir. Hikâye yazmaya devam et, kalemi sakın bırakma. Hoşça kal!
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Hikâye Mektupları 2
Merak, çatışma, anlatma, gösterme
Ahmet Erdem Sözeri
aesozeri@gmail.com
——————————–
Canım kardeşim merhaba,
Önceki mektubumun cevabını hemen yazmışsın. Ertesi gün okudum. Bu, elektronik mektubun güzel yanı işte. Bazıları “elmek” diyor buna bazıları hala “mail”. Bu kelimenin “meyl” çağrışımı hoşuma gidiyor. Posta kutumu kontrol ederken “Bakalım kim meyletmiş bize?” diyorum kendi kendime. Neyse… Konumuz hikâye! Yazdığımız metni o kadar beğeneceğini tahmin etmemiştim doğrusu. Ben bunu öğrencilerime de okuyacağım, diyorsun. Bu mektuplar bir okul olacak, diyorsun. Eksik olma. O kadar uzun değil bence ama sana yararlı olduysa ne mutlu bana!
Bu sefer hikâyenin başka inceliklerine dokunalım derim. Her mektupta farklı farklı püf noktalarını masaya yatıralım bence. Hep diyorum ya, keşke sen burada olsaydın ve baş başa yazsaydık şu hikâyeleri. Ama şimdi bu mümkün değil. Bismillah deyip başlayalım işe.
Bazı hikâyeciler olaya balıklama dalarlar bilirsin. Biz bugün bu yöntemi kullanıyoruz. Çevre betimine falan çok girmiyoruz. Bu yöntem de heyecanlı olabiliyor bazen.
Garson yemekleri yeni getirmişti. Bıçağı zarifçe tutan hanımefendi, kendini ilik gibi salmış nefis bonfileden yumuşak bir dilim kesti. Karşısındaki adamın, pilav tümsekli tabağına bıraktı. Etin üzerine bir kaşık naneli salça sosu yaydı. Bir dilim et de kendine aldı.
Yemeğe dayanamadığını biliyorum. Kim dayanabilir ki zaten? Onun için inceden anlattım nevaleyi. Tükürük bezlerin çalışmıştır eminim. Sahi hala kilolu musun eskisi gibi? Geçelim.
Hanımefendinin gözbebeklerinden bakışlarını bir an için olsun ayırmayan adam şefkatle eğdi başını ve en ince haliyle seslendi:
“Teşekkür ederim canım!”
Aman Allah’ım ne rommaanntiiik! Böyle düşünüyorsan faka bastın! Bu duygusal kareyi birazdan gelecek trajik olayın etkisini artırmak için verdik. Sen sen ol okuru ilk beş on cümlede can alıcı bir olayla yakala. Nasıl mı? Bak da gör.
Bu üç cümlenin sıcaklığı eşini sarıp sarmalasın, üstündeki yıkım emarelerini silsin süpürsün istedi. Adamın kalbinden çıkan canımlı söz kadının donuk, ölgün bakışlarını değiştiremedi. Mavi gözlerinde bir ışıltı yakamadı.
N’oluyor yahu? İşler iyi gitmiyor anlaşılan. Aralarında bir problem mi var ki? Bakalım anlarız şimdi. Ama şüpheleri hemen giderirsek hikâye bitiverir, heyecanı da olmaz. Biz okuru fıtık edecek tasvirlere, ya da başka bir deyişle betimlere girişelim, hem acele edip dört dönsün, hem de okumadan geçemesin.
İkisi de tabaklarındaki et parçasını çatallarıyla didiklemeye, bıçaklarıyla parçalamaya başladı. Lop etin içi, dışı kadar pişmemiş gibiydi, pembeydi. Ayırabildikleri parçaları tabağın bir yanındaki pilav kümbetiyle karıştırıp yavaşça çiğnemeye başladılar. Sanki hiç konuşmayacak gibiydiler. Lokmalarını incitmek istemezcesine zarifçe çiğniyorlardı.
Öykücünün iyisi olayı ballandırararak anlatandır, gerisi hikâye!
Neden sonra sessizliği yine adam bozdu:
“Biliyorum çok etkilendin canım, alıştığın hastaneyi bırakmak seni çok etkiledi. Belki bir aylık İtalya tatili iyi gelirdi.”
Burada adam okurun önüne birkaç kelimeyle bir bulmaca attı. “çok etkilendin”, “alıştığın hastaneyi bırakmak”. Demek ki hanım çalışıyor. Demek işinden ayrıldı. Demek bunu istemiyordu. Bu kadar etkilendiğine göre hiç mi hiç istemiyordu. Okur bunları düşündü.
Biz bunu doğrudan anlatarak da “hanımefendi bir hastanede çalışıyorken oradan ayrılmak zorunda kaldı” diyerek de verebilirdik ama o zaman işin tadı kalmazdı. İyi yazar “anlatma” yöntemini değil “gösterme” yolunu kullanır. Bu iki kavramı hemen araştır öğren bence. Üçüncü sınıf yazarla işini bilen sanatçılar arasındaki fark buradadır canım kardeşim. Anlatmayacaksın göstereceksin. Elinden geldiğince bu kuralın dışına çıkma! Laflamaya dalıp olaydan kopmayalım aman!
Kadın ince yapılıydı. Yüzü de ince uzundu. Alnının altındaki iki boşluğa gömülmüş gözleri adama döndü.
Betimlemeye bak sen şimdi. Sıkı dur geliyor.
Gözbebekleri bir o yana bir bu yana titredikçe titredi. Titredikçe nemlendi. Gözyaşları uçaktan ardı ardına atlayan paraşütçüler gibi birbiriyle yarışırcasına kendini bıraktı aşağılara.
İtiraf et, iyi benzetmeydi. Gerisi geride, devam et okumaya.
Dudakları istemsiz seğirmeler gibi titredi sağa sola. Gözlerinde, yanaklarında, dudaklarında sanki hayali bir elektrik dolaşıyor, değdiği yerleri kendi kontrolünden çıkarıyor gibiydi. Konuşamadı. Ağzından tek kelime çıkmadı. Yemek yemeyi zaten bırakmıştı.
Okur görüntünün içine girdi değil mi? Olayı yaşamaya başladı. İsterse bıraksın artık hikâyemizi okumayı, bırakabilirse…
Durumun gerçekten ciddi olduğunu gören adam kesik bir öksürükle sandalyesini masaya biraz daha yaklaştırdı. Yeni barışmışlardı. İş yine ters mi gidecekti yoksa!
“İş yine ters mi gidecekti yoksa” diyerek “anla artık okur kardeşim bu noktada meraklanacaksın, hadi ne duruyorsun içine bir kurt düşsün” demiş oluyoruz yani. İşte çatışma denen o büyülü durum ortaya çıktı iyice. Demek hanımla beyin arası limoni. Belli ki adam barış yanlısı, hanımın kalbi epeyi kırık. N’apsak ki? Bir okur olarak elimizden bir iş gelmez, okumaktan başka.
“Bak canım, bir tanem! Ama bana haksızlık ediyorsun. Ben istemez miyim aynı hastanede çalışmayı seninle.
Vayy! Demek doktor bunların ikisi de! Hastanesinden ayrılmış hanım. Adamı suçluyor gelişmelerden. Okur kendi buldu bunları. Bulmacadaki bilinmeyen kelimeyi bulma zevki… Zekâsından hoşnutluk falan… Adamcağız devam ediyor.
Ama başhekimi biliyorsun. Adam Nuh diyor peygamber demiyor. Hem bu işte benim parmağım olduğunu nasıl düşünürsün!”
Başhekim ha! Kötü adam o demek ki! Anladık. Tamam, işi çözdük. Adam günahsız öyleyse! Ama nerden bilelim masum olduğunu. Belki sureti haktan görünüp saman altından su yürütüyor herif! Nerden bileceğiz?
Hanımefendi biraz toparlamıştı kendini. Konuşmayı denedi:
“Beni bir doktor olarak kıskanıyorsun ve benim başarılı olmamı istemiyorsun. Ve işte tam da bunun için benim hastaneden Allahın belası yere gidişimi sen istedin.”
Hanım epeyi dolmuş desenize. “Allahın belası yer” falan diyor. Adamı suçluyor. İşler hiç de iyiye gitmiyor. Ama okumaktan başka çare de yok.
Gözleri arada hala damla döküyordu ama konuşması sıklaşmıştı. Açıldıkça açıldı. Çevredeki yan gözlü bakışlara hiç aldırmıyordu. Ha bire yükseltiyordu sesini. Adamsa ikide bir çevresine bakıyor, sandalyeyle masa arasına biraz daha giriyordu. Sanki normal bir konuşmaymış gibi arada yemekten alıyordu ağzına. Yaylım ateşinin ardı arkası kesilecek gibi değildi. Hanımefendi eski tartışmaları bir bir sayıyordu.
Trampet sesleri… Müzik yükselir… Okurun nabzı artar… Amanın n’oluyoruz herkesin içinde hem de… Adamcağızın durumunda olmak istemezdim… Allah başa vermesin… Okurun zihnindeki fırtına artar, artar.
Adam çiğnemeyi kesti bir ara. Bakışları büyüyerek kadının gözlerine odaklandı. Eşinin sözleri çiğ bir et topağı oldu da yumruk gibi tıkandı sanki adamın boğazına. Yüzünde nefretle şaşırma arası bir ifade belirdi. Kaşları kalktı. Gözleri kocaman oldu. Ağzını açtı, haykıracaktı. Ama haykırmadı.
Dikkatsiz okur hikâyenin bir karı koca kavgasının kurgulanmasından ibaret olduğunu düşünecektir, düşünsün, bizim hedefimizde daha iyileri de olmalı. İyi hikâyeci hep ters köşeye yatırır okurunu. Nasıl mı? Biraz sabır!
İş kötüye gidiyordu.
Adamın suratındaki ifadeyi gören öfkeli kadın oturduğu yerde duramadı, ayağa fırladı ve yanı başından hiç ayırmadığı küçük, zarif çantasıyla adamın denk gelen yerlerine vurmaya başladı.
Bismillah. Noluyoruz yahu! Ele güne karşı!
Olanca gücüyle vuruyordu. Olimpiyat çekicini fırlatacak sporcular gibi geriliyor, adamın sırtına sırtına indiriyordu deri çantayı. Yetmiyor bir daha indiriyordu.
Peki, adam n’apıyor bunun karşısında. Tepkisi ne? Eli armut toplamıyor herhalde.
Adamsa bunun karşısında bir şey yapmıyor, sırtına yediği çantanın acısını hissetmek içinmiş gibi başını omuzlarının arasına çekmiş bekliyordu, gözleri yuvalarından uğramış bir şekilde.
Sümsük herif! Herkesin içinde… Olaylar sarpa sardı. Heyecan dorukta. Okur mümkün mü bıraksın metni burada. Ben bu durumu Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda yaşamıştım, laf aramızda tuvalete gidecektim de gidemedim merakımdan iyi mi. Sayfalar beni bırakmadı bir türlü. Sen sen ol merak unsurunu elden bırakma. Okuru ancak bu büyüyle satırlara bağlarsın.
Kadın bununla da yetinmedi. Atıldı, bonfile tabağının üzerinden et bulaşıklı keskin bıçağı aldı. Ameliyat yapacak bir doktor gibi tuttu bıçağı ince parmakları. Hesaplanmış bir hamle olarak indirdi adamın boğazına. Zavallı iki eliyle boğazını kavradı ama nafile…
Trajediyi tırmandıralım. Çatışmanın elektriğini artıralım. Hey heeey. Dayanılır şey değil.
Bıçak darbesini almıştı bir kere, hem de boğazına… Adam nefes borusuna kasap bıçağını yiyen bir hayvanın çıkardığı ürperten hırıltılı çığlık gibi bir böğürtü bırakarak serildi sandalyenin dibine. Lokanta berbat olmuştu. Diğer masadakiler donup kalmıştı
Gerilim zirvede. Ey okur, bu metnin kan gövdeyi götüren kaldırım anlatıları haline geldiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Bu satırlar hala romantik bir sevgi hikâyesi bence. Bekle de gör, bekle de gör!
Kadının yüzünde bu sefer telaşlı ama mutlu bir gülümseme belirdi.
Allah Allah! Hanımefendi hazretleri, câni’nin önde gideni desene!
Yazarkasanın ardındaki telefona uzandı. Kaptığı ahizeye bir şeyler sıraladı.
Katil, kurbanının boğazını kesince nereye telefon eder. Polise kendini ihbar edecek besbelli. Kazaydı, istemezdim böyle olmasını, üzgünüm falan…
Çok geçmeden sokağa bir siren sesi yaklaştı. Adamı turuncu sedyenin üzerine yatırıp uçurdular ambulansa.
Eee memur beyler nerdeler? Yazar orayı atladı galiba. Bakalım ne anlatacak şimdi.
Bazen hanımların anlaşılmaz olduğunu düşünenlerdenseniz yanılıyor olmanız ihtimalini hatırdan çıkarmayınız. Öff ne kitabi bir cümle oldu öyle. Tedbirli olun diyoruz yani, yazarın ters köşesine gelmeyin. Ama neden boğazını kesti, neden ambülâns çağırdı?
Cankurtaran ekibi zamanında yetişmişti. Şimdi o hep dışından duydukları siren sesinin gerisinde, ambulansın içindelerdi. Kadın az önce bıçak salladığı adamın ellerini şefkatle tutmuştu.
Timsah gözyaşları. Adamı önce doğra sonra okşa! İnanmam.
Yaşaması için yalvarıp yakarıyordu. Hastanenin Hızır Acil girişinden yıldırım gibi girdiler.
Pişman oldu demek yaptıklarına. Öyle mi acaba? Öff meraktan kuduracağım.
Beyaz çarşaflı, ütülü nevresimli, orası burası inip kalkabilen motorlu yatakta uzanan bitkin adam akşama doğru kendine geldi. Başucundaki ince hanımefendi yine tüm şefkatiyle ellerine yapışmıştı hastanelik ettiği adamın. Bu sefer gözlerinde rüzgâra direnen mum ışığı gibi bir ışık ipiliyordu. Dudakları sevgiyle yayılmıştı. Yine konuşmadılar bir süre. Neden sonra adam bozdu sessizliği:
“Teşekkürler canım!
Bu kadarı fazla ama. İnsanda biraz haysiyet olmalı. O ince eller değil miydi bıçakla sana saldıran be adam! “Canım”mış, peh! diyorsanız sabredin ve okuyun.
Sen yanımda olmasaydın boğazıma tıkanan o koca et parçası beni yollayacaktı eşek cennetine.”
Kadın şefkatliydi. İnce parmaklarını adamın kan pıhtısına bulanmış elinde gezdirdi. Yeni nişanlı, kanlı canlı, sevgisi heyecanlı, sevdalı genç kızlar gibi dolaştı elinin üstünde adamın. Sesi meleksiydi:
“Ben sana demez miyim, lokmalarını küçük al diye koca bebek!”
Vaaayyy. Biz ne düşünüyorduk ne çıktı sonunda değil mi canım kardeşim. Bitti mi hikâye? Evet! Neden dersen, en vurucu yerinde bitirmeli sözü, derim, n’aber?
Senin varlığını bile unutmuşum bak ben şimdi. Doğru, sana mektup yazıyordum ben değil mi? Kendimi kaptırmışım olaya. Umarım bu hikâyemizi de önceki gibi beğenirsin.
İşin en heyecanlı bölümünü unutuyorduk az kalsın, isim verelim hikâyemize şimdi. Zannımca en iyi isim metnin merkezindeki bir nesnenin adı olmalı. Bu hikâyenin merkezinde sence bıçak mı var, yoksa hastane mi, lokanta mı? Bence merkezde bir top et duruyor, adamın boğazına tıkanan… Hikâyemizin adı “ bir top et” olmalı. Evet yakıştı.
Şimdi veda edebilirim sana. Kuralımız neydi? Yazmayı bırakmamak. Okumaya ara vermemek. Kolay gelsin canım kardeşim.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Hikâye Mektupları 3
Zamanı kısıtlama
Ahmet Erdem Sözeri
aesozeri@gmail.com
——————————–
Hikaye fokus yaparak girmeye bayılıyorum, biliyor musun? Yaklaş, yaklaş, ayrıntı, ayrıntı…
Yelkovan titrek ama kararlı son hareketini yaptı ve on ikinin biriyle ikisi arasına ulaştı. Geri sayım başlamıştı, tik tak tik tak… İşte toplam on beş dakikam vardı. On beş dakika sonra bumm! Koca bir gürültüyle… Sokaktaki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Belki de ortada canlı ya da sağlam hiçbir şey kalmayacaktı, her şey paramparça olacak atomlarına ayrılacaktı. Koca bir buuum! Her şey toza dumana karışacaktı!
Tik tak tik tak… İnsan her olayı yönlendiremiyor. Olaylar bu kritik noktaya gelip dayandı işte. Adamlar bombayı yerleştirirken değil konuşmalarını, nefeslerini bile duymuştum; hışırtılı nefeslerini… Nefeslerine alınlarından damlayan terleri de katıyor karıştırıyorlardı. Adamların gözü dönmüştü bir kere. Acıma denen şeye çok uzaktılar. Onu, ha deyince ulaşamayacakları ıssız çöllere kovalamışlardı. Siyah bir poşet içinde dev bir ayva kadardı patlayıcı. Dışı sütlü kahve koli bandıyla sarmalanmıştı. Titrek parmaklarıyla bağladılar mavili kırmızılı telleri birbirine. Tam üstlerinden, yanlarından, önlerinden, kollarının arasından gözlüyordum onları. Benden hiç mi hiç haberleri yoktu. Planlarını anlatıp anlatıp dirsekleriyle birbirlerini dürtüyorlardı, sarı dişleriyle gülümsüyorlardı. Sarı dişlerinin üzerinde vahşet katmanlaşmıştı.
Ben bu tiktak meselesini tuttum valla! Film gibi! Tiktak tiktak… Fokus da fena değil… Nefeslere yaklaş… Hışırtılı nefesler… Kıs kıs gülüşler… Bombacıların ekşi terleri… biri aşağı biri yukarı yana, öteye sakal telleri… Yazarız ya şunun şurasında, duyuyoruz, görüyoruz her bir şeyi. Amanın zaman geçiyor, biz adamları takip edelim. Yine şu saat çarkı:
Tik tak tik tak… Kurtarırsam ben kurtaracaktım sokak sakinlerini. Başka kimsenin haberi olmamıştı. Sokaktan gelip geçenlerin, binalardaki herkesin ama herkesin hayatı sadece bana bağlıydı. Sol koltuğumun altında bir davul çalmaya başlamıştı. Zaman geçirmeden bir şeyler yapmalıydım. Tik tak… Şimdi on üç dakikam kalmıştı. Huyum batsın, önemli anlarda hep elim ayağım birbirine dolaşırdı, işleri birbirine karıştırırdım. Belki de heyecanlanmakta basbayağı haklıydım, kime ömrü boyunca böyle bıçak sırtı bir an denk gelir ki!
Saniyeler birbirini kovalıyordu. Saatin tiktakları başıma inen lastik bir çekiç gibiydi… Kalbim güm güm atıyordu ve ben hiç ama hiçbir şey yapamıyordum. Aklıma bir fikir gelmiyordu. Bir senaryo üretememiştim. Deli oluyordum.
Hikâye anlatıcısı dört dönüyor bak! Demek okur olarak biz de dört dönmeliymişiz yani. Heyecan, heyecan…
Odada bir yukarı bir aşağı hızlı adımlarla dolaştım ne yapacağımı bilmeyerek. Ben doğrudan polisi arasam gerçekçi olmazdı. Hatta gülünç bile sayılırdı. İşte telefon orada duruyordu. Arayabilirdim. Olayın içinden bir kişi, mesela gelip geçenlere pencereden bakan kadınlardan biri aramalıydı. Ama arayabilmesi için önce durumdan haberdar olmalıydı. Bu haberi de ona ben vermeliydim ama nasıl? Pencereyi açıp deliler gibi bağırsam herkes bana gülüp geçerdi. Çalış oğlum koca kafa çalış. Olayı geliştir kafanda. An bu an. Şimdi işe yaramazsan ne zaman? Ortalık birazdan kan gölüne dönecek.
Yelkovanın ardından atlı koşuyordu sanki. Kala kala on dakika kalmıştı. Sokağın öbür başında beş altı yaşlarında üç kız çocuğu zıplamalı bir oyun oynuyordu. Biri beyaz, fiyonklu, fırfırlı bir elbise giymişti. Diğerinin üstünde kıpkırmızı bir etek görünüyordu. Kulağıma derinden gülüşmeleri de geliyordu. Yan balkondaki nefis kokulu tombak fesleğenler hafif rüzgârda pıt pıt sallanıyorlar sağa sola kokularını savuruyorlardı.
Her şey o uğursuz sarı adamın başının altından çıkmıştı. Ne mendebur herif yahu! İşi gücü hınzırlık! İnsan arada bir iyi iş de yapar değil mi? Adam sadece mikropluğa programlanmış bir suç makinesi! Cinayetten zevk alıyor, katliam bir çeşit hobi olmuş onda.
Eyvah ki ne eyvah! Duvardaki saat beş dakika kaldığını gösteriyordu. Saatin ritmik sesi beynimde işliyordu. Aman Allah’ım vakit neredeyse bitmişti. Vücudumu daha bir ter bastı. Elim kolum bağlı gibi kalakaldım oturduğum sandalyede. Bir hedefime daha ulaşamamıştım.
Yapacağım hiçbir şey kalmamıştı. Olayı geliştirmek için belirlediğim on beş dakika sular seller gibi akmış, bitivermişti. Bazen olay akışı yazarı esir eder, yönlendirir derlerdi de inanmazdım. Çaresiz, elime yeniden kalemi aldım ve isteksizce yazmaya başladım:
Amanın n’oluyoruz yahu? Oyuna mı geldik? Ne kalemi, ne yazması?
“Bomba müthiş bir gürültüyle patladı. Patlamanın tesiriyle sokaktaki her şey paramparça oldu, otomobiller, vitrinler, binaların camları, işyeri levhaları… Her yer savaş alanına dönmüştü. Apartman boyunca yükselen toz toprak yere inerken patlamadan az hasarla kurtulan araçların alarmları hep birden çalmaya başlamıştı. Asfaltın ortasında koca bir çukur açılmıştı. Her bir yana, kaldırım taşlarına, otomobillerin üzerine, evlerin balkonlarına, gümleyen camlardan içeriye halıların özenle temizlenen tüylerinin üstüne kopmuş kollar, bacaklar, parçalanmış kafalar, hangi bedenden koptuğu belli olmayan kızıl parçalar serpilmişti.”
Saate baktım. Kendime yeni bir on beş dakika belirledim. Bu sefer, romanımda anlattığım patlamanın sonrası için bir olay bulmalıydım; okurda merak uyandıran bir gelişme, insana sarılınca bırakmayan bir olay…
Vaay, ters köşeye yattık desene! İyi havaya girmiştik oysa. İşte böyle canım kardeşim. Her mektuba sana hikâye yöntemleriyle ilgili bir şeyler söyleyeyim diye başlıyorum, kendimi kaybedip yazdığımız hikâyenin içine dalıp gidiyorum. Belki bu da bir yöntem: “Yazdığın olayın gerçekliğinden bir parça olmak” Ne dersin?
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Hikâye Mektupları 4
Kişilik çözümlemesi ve okuru merak kulağından yakalama
Ahmet Erdem Sözeri
aesozeri@gmail.com
——————————–
Merhaba Canım Kardeşim,
Bu sefer epeyi heyecanlıyım biliyor musun? Neden mi? Bu hikâye mektupları şaka gibi başladı ama iyi sardırdık farkında mısın? Sen okuyarak ben yazarak gidiyoruz bir yolda, hadi hayırlısı. İşin ucu nereye varacaksa artık!
Bu kez okuru şaşırtma yöntemini yine elden bırakmıyoruz. Bunun yanında kişilik çözümlemesine değineceğiz. Ama bir yöntem daha var ki onu şimdi başta söylesem yazacağımız hikâyenin heyecanı gidecek. Ona mektubun sonunda değineceğiz. Kalbim küt küt ediyor inanır mısın? Ya Allah bismillah, başlayalım haydi!
Bu hikâyede sözü edilen kişi davranış özürlü biri olsun. Spastik mi desek otistik mi desek, öyle tipik biri olsun işte. Bu her zaman ilgi çeker biliyorsun. Oskarlık filmlerin kişilerinde böyle anormallik arar secici kurul nedense. Hadi başlıyoruz! Önce bir miktar betimleme yapalım:
Konuşmazdı. Garip bir yapısı vardı. Dilsiz miydi? Bence kesinlikle değil, konuşmayı bal gibi biliyordu. Ama tek söz etmiyordu. Belki bizim dilimizle konuşmuyordu. Ama bir iç konuşmasının olduğu kesindi. Bir çeşit inat diye bakıyorum ben buna. İnat da bir muratmış sonuçta! Hala konuşmaz benimle. Tek bir kelime etmez beraberken. Sade benimle mi? Yoo kimseyle… İlginç bir karakter, yolumu ayırdım; ama onu çözmeye çalışıyorum hâlâ.
Yeterince gizemli bir giriş oldu mu bilmiyorum; ama başlangıç için yeter sanırım. Hem klavye önümüzde istediğimiz kadar genişletiriz jeneriğin arkasından akan tanıtıcı görüntüleri, değil mi? Bayılıyorum bu film taktiklerine biliyor musun? İşi biraz daha tatlandıralım:
Çeşitli tiplerin ruh hallerini çözümlemeye çalıştım kendimce. Ser verip sır vermeyenler, şüpheciler, şizofreniye varana kadar anormaller, daha neler neler… Ama bu, kategori dışıydı. Böyle bir karakterle ilk defa karşı karşıyaydım. Yapısını çözmek zaman alacak gibiydi.
Öykü yazarımız, Peyami gibi hastalıklara mı sardırıyor yoksa. Bakalım görelim. Anlattığına bakarsan öyle gibi.
Bakırköy’ün bahçesindeki boş bakışlı bank sakinlerini andırıyordu ilk bakışta. Gözünü bir noktaya diker, oturduğu yerde oturup dururdu. Kalkıp gezeyim, dolaşayım demezdi. Gezeyim ne demek kaşlarımı kaldırıp etrafımda dönen dünyaya karışayım da yoktu. Demek ki durumundan memnundu. Öyle olmasa bir hareket yapardı değil mi? Yoktu, bir kımıldanma dahi yoktu. Bazen ben gezdirirdim zorla. Sarar sarmalar, giydirir kuşatır yanıma alırdım. Yanımda, benim hizamda, sağda yürür ileri geçmezdi, geri de kalmazdı.
Tanıştığımızda onunla nasıl iletişim kurulacağı konusunda pek fikrim yoktu. O bana bakıyordu, ben de ona… Beni gördüğünden bile emin değildim. Eş dostla istişare ettim. Bazı tavsiyelerde bulundular. Madem bundan sonra beraber iş yapacaksınız, o halde şunu şöyle yap, şöyleyken şöyle olur, şunları kesinlikle yapma falan dediler. Uyguladım. Yararı oldu elbet, yararı olmaz mı hiç! Ama hiçbir tecrübe insanın kendi yaşadığı gibi değil. İnsan hayatta yaşayarak ne çok, ne kalıcı tecrübeler ediniyor!
Merak ettik sanırım, yazarın bu özürlü kardeşle ne işi olabilir ki “…Madem bundan sonra beraber iş yapacaksınız, o halde…” diyor? Garip doğrusu!
Kendisine nasıl hitap edeceğimi bilemedim önce. Normal bir insan gibi adıyla seslenmek garip geliyordu; çünkü normal değildi. Adını kullanmadım değil, kullandım başta. Ama ismi ile karakteri ve genel durumu arasında bir bağ kuramamıştım. Sonunda gırtlağımdan dilime pırtlayıp düşüveren bir kelimeyle seslendim ona: Camgöz deyiverdim. Koca gözlüğü onun en belirgin parçasıydı çünkü. O gözlük olmadan hiçbir şey gibiydi. Bedeninden bir parça… “Sana bundan sonra camgöz desem olur mu?” dedim. Ses etmedi. İtirazı varsa bir şey desindi. Demedi. Ben de ona böyle seslenmeye devam ettim. Belki de bu kelimeyle intikam alıyordum onun tepkisiz sükûtundan.
Ayıp ama! Bir özürlüye alaysamalı bir lakap takmak “Camgöz” demek bir beyefendiye yakışmaz! Cık cık! Olmadı şimdi! Bak yazar efendi klavyenin başındasın diye her şeyi yazabileceğini sanıyorsan yanlışsın arkadaş! Fesüb… !
Dibini kimsenin tahmin bile edemeyeceği zehir gibi bir zekâsı vardı oysa. Bazı çatlaklar böyle olur diye anlatmıştı biri. İşte bu tam bir psikolojik vaka! Tahta mahta tamtakır kuru bakır. Algıda problemleri var. Dış dünyayla ilişkisi olabildiğince düşük. Varsa yoksa parmakları, parmak uçları. O köşeli gibi yarı oval mi desem küt mü desem parmak uçları tüm duyu organlarının yerine geçiyor. Tam anlamıyla anormal biri. Ama olsun bana bu farklı karakterleri çözmek heyecan veriyor. Normal bir insana ne kadar yakındır? Ne düşünür nasıl tepki verir? Nelerden hoşlanır, neye kızar? Bunlar bir ruhu iplik iplik çözmede altın ölçütler. Benim de hobim bu herhalde. Herkes peçete koleksiyonuyla film CD’si biriktirmeyle uğraşır, ben de karakter çözümlemesi yaparım. Zevk değil mi?
Zevktir zevk olmasına ama “…bu tam bir psikolojik vaka… tahta mahta tamtakır kuru bakır… tam anlamıyla anormal biri…” gibi sözlerdeki dalga dozu fazla kaçmadı mı? Yazarın olaya müdahale ettiği devirler Ahmet Mithat’la birlikte Hayaliyyûn devrine gömülmedi mi? Biz sonraki devrin, Hakikiyyûn devrinin çocuklarıyız. Bize maval okuma, bilgiç yazarlık pozlarını bir yana bırak! Ama başladık bir kere “okuma sabrı” dedik ya! Ya sabır!
Aramızda bir oyun bulmuştuk. Ben iki elimin parmak uçlarını ona doğru uzatırdım, onun avucu yukarıda ellerinin parmak uçlarına hafifçe dokunurdum. Sonra ellerimi bir piyanist gibi kullanıp parmak uçlarına, öncekinden farklı parmak uçlarına, sonra daha farklılarına dokundururdum parmaklarımı. Bu dokunma oyunu belli bir sırayla olmalıydı. Oyunumuzun kuralıydı bu. Bir bu oyunda gözleri ışırdı. Anlardım ki ancak o zaman kendini değerli hissediyor, o zaman bir iş yaptığına hükmediyor. Ben bu saçma oyuna devam ettikçe dikkati tamamen parmak uçlarına verir, garip, belli belirsiz, inlemeye benzer seslerle tepki verirdi.
Anlayamadım valla, olay kişisinin bu terelelliyle ne işi olabilir ki! Ben hala oradayım. Aşamadım o çukuru.
Yazmaya yardımı olmuyor değildi. Beni yazıya yaklaştırıyordu. Onunla vakit geçirmeye başlayınca bende yazıya, öyküye, satırlara, kelimelere bir yakınlık başlardı. Belki de ondan elektriksel bir ilham alıyordum, kim bilir!
Çıkarı için her şeyi mubah gören pragmatist yazar davranışları bunlar. Zavallı bir sakatı yanına al, neden? Yazma ilhamı veriyor bana! Pöh! Biraz erdem, biraz centilmenlik lütfen!
Konuşmazdı deyip de kestirip atmamalıyım. Arada tepki de verirdi bana. Küser miydi, darılır mıydı, tafra mı yapardı? Ona benzer bir şey işte. Öylece dururdu. Sessizken daha da sessizleşirdi. Suskunken dilsiz kesilirdi. Nöbeti geldiğinde bir süre kendi halinde bırakmak gerekti. Zamanla geçerdi bu durum.
Gerçekten midem almıyor artık! Yahu insan aklı eksik bir zavallıyı sırf yazı ilhamı veriyor diye, ona baktıkça yazasım geliyor diye yanında çanta gibi taşır mı? Ayıp ama!
Ayrılmak zor olacaktı ama bunu yapmalıydım. Bunalımdaydım ve bu kısırdöngüden çıkmalıydım. Hayatımda bir dizi değişiklik yapmalıydım. Yemeği öyle sığırlar gibi tıka basa yememeliydim mesela. Tane tane, çiğneye çiğneye yemeliydim. Takım elbiselerimi değiştirmeli iki takım daha almalıydım. Bu değişiklikler gibi o garip şeyden de uzaklaşmalıydım. Evet, iyi düşündüm. Bir değişiklik yapıp ondan, o spastikten de ayrılmalıydım. Bu düşüncemi gerçekleştirmek için cesaretimi topladım. Karşısına geçtim. Bakışımdan, gözümü kaçırışımdan anladı mı ne durumu? Anladı gibi… N’apabilirim? Hayat değişiyor. Gün güne uymuyor. Bu değişimi yakalayamazsam eskirim hayat karşısında. Öyle değil mi? Tabii öyle! Bunu herkes böyle kabul ediyor şimdi: değişeceksin! O kadar! Acımayacaksın tiryakiliklerine. Alışkanlıklarla ördüğün duvarı yıkıvereceksin.
Pes doğrusu, bu kadar dibe vurmak, inanılır gibi değil doğrusu! Hikâyenin sonu nasıl bitecek merak ediyorum doğrusu! Daha ne kadar alçalacak yazar efendi? Karşıdaki kendi halinde bir özürlü oysa!
Evet, evet, ne yapacağımı anlamıştı. Anlamış gibi bakıyordu en azından. Ben de daha fazla beklemeden kaptığım gibi çantasını açtım, onu çantasının içine yerleştirdim. Cırtlı güvenlik kuşağını geçirdim, kablosunu toparladım. Fermuarını kapadım siyah çantanın. Sağ elime aldım. Kullanım kılavuzunda üç kilo yedi yüz elli gram yazıyordu ama çoktandır bana beş kilo gibi geliyordu. Bir sefer o küçük dizüstü düştü ya aklıma, o yedi yüz elli gram olan… Artık emektar camgöz düştü gözümden. Varsa yoksa o ufak, şirin, beyaz makine… Bizim camgöz, emektar camgöz hikâye!
Evet, hikâyemiz bitti böylelikle. Başta dediğim gibi okuru şaşırtmaktı hedefimiz. Başarılı olduk mu bilmiyorum. Ha unutmadan, sen arkadaşlarına da okut bunu, görüşlerini al hikâyemiz hakkında.
Demiştim sana, ben başlığı hep sona bırakma taraftarıyım her tür yazıda. Çünkü yazıya en iyi başlık, metnin içinden çekilen çekirdek bir sözdür bana göre. İlgi çekmeli, ama içeriği tam vermemeli. Ana fikri sezdirmemeli. Okul kitaplarında anlatılan “başlığın içeriği özetlemesi” kuramı belki düşünce yazıları için geçerli olabilir. Ama fikir tabanlı metinler için de şimdilerde ilgi çekici olmak, merak unsuru barındırmak daha önemli kanımca. Onun için bu hikâyenin adını şöyle kararlaştırdım: “Camgöz’ün Hikâyesi” ne dersin?
Yaz bana? Hikâye denemelerini de gönder inceleyelim beraber. Hoşça kal!
Aşağıdaki metinler, Ahmet Erdem Sözeri müstearıyla yazılan Hikaye Mektupları adlı seridendir.

çok güzel toplamışsınız tebrik ederim
By: bugra on Haziran 20, 2009
at 7:52 pm