Aşağıdaki metinler, hakkında yazılan eleştiriler, değerlendirmeler ve tanıtım yazılarındandır.
Hiç “Gönül Atölyesi” Gördünüz mü?
Mehmet Ersoy / Yeni Şafak Kitap Eki
Gönül Atölyesi, Sütun Yayınları arasından çıktı, bir hikâye kitabı. Yazarı Şemsettin Yapar. Yapar’ı Ötüken’den çıkan Koçaklamalar adlı eserle tanımıştık. Gönül Atölyesi, yirmi hikâyeden oluşan farklı bir kitap. Bu fark hem konudan hem hikâyelerin kurgusundan en önemlisi de üsluptan kaynaklanıyor. Hikâyelerin adları tek kelimelik: cümle, terlik, hava, tatlı… Bu da sanırım yazarın öykü anlayışından doğan kelime harcamalarını kısma, az kelime ile çok şey anlatmaya çalışma üslubunun tipik bir yansıması.
Konu hakkında sadece “ters giden olaylara yön verme yolunda gözünü budaktan sakınmayan bir avuç genç yüreğin hikâyesi” tabirini kullanmak olayları özetlemek açısından yeter de artar sanırım. Olaylar delişmen bir delikanlının gözünden anlatılıyor. Mahallelerine yeni taşınan bu “ayaklı kalpler”le tanışan Engin kendini bir anda farklı bir ortamda buluyor. Olaylar birbiri ardınca sıralanacaktır artık. Her hikâye bu genç anlatıcının etrafında dönüyor. Hikâyelerin kişileri genelde aynı. Bu yönüyle bu tür kitaplarda az rastladığımız bir yanı var Gönül Atölyesi’nin.
Her hikâyeye başladığınızda satırların insanı kapıp götüren etkileyici bir havası var. Sayfaların, etkili anlatımın sırrına vakıf olmuş bir kalemden çıktığını görüyorsunuz.
Kitabı okuduktan sonra altını çizdiğim satırların sayısına baktım, her sayfada üç beş cümlenin altını mutlaka çizmişim. İşaretlediğim ifadelerden birkaç tanesini aşağıya aldım.
Yazar, kelimeleri “genelde kullanılan çizgileri”nden çıkarmayı seviyor:
“Yılların yorgunu pencere camları, dışarıdaki görüntüyü büyük puntolu se’ler biçiminde eğip bükerek bize aktarmaktan hoşlanırdı. Salonun penceresinden o gri, çırpıntılı, geniş su ovasını, kenarlarından çekiştirilmiş yamuk yumuk naylon bir resim gibi seyretmeye doyum olmazdı.”
Okur kendini yer yer bir film yönetmeninin kamerasının ardında, o çekilen film parçalarını gözlerken buluyor gibi hissediyor:
“Semtimizin tüm meraklı Melahat teyzeleri, bütün aylak gençleri, kahvehanenin önündeki kaldırıma, asma altına sandalyelerini çıkarmış kasketli, vatan kurtaran tayfası, balıkçının yalanan kedi mangası, camiden ağır çekimde dönen sakallı hacı amcalar, balkondan balkona dedikodu yapan avare kadınlar velhasıl ortalıkta gözü olan kim varsa hepimiz, meraklı bakışlarımızı üzerlerine dikmiştik.”
Yazarlık yolu, sanırım her şeyin hikâyesini yazabilmekten geçiyor. Bir bulaşık salça buharının, bir çift tükürük bezinin bile:
“Salçalı sosis tenceresinden yükselen uçuk kırmızı buhar, ortalıkta şöyle bir geziniyor. Sırtına yüklediği salça kokusunu kapıdan çıkarıp merdivenlere sürüklüyor. Serbestliğin tadına varan salça ruhu, her sınırsız özgürlüğün içinde mutlaka kaybolup gitmelerin olduğunu birazdan öğrenecek. Koku sınıflara kadar ilerliyor, gittikçe seyreliyor, kendini kaybediyor, bir nefeslik bir parçası sınıflardan birinin açık kapısından giriyor ilk sıradaki öğrencilerin ceketine sürtünüp çocukcağızın burnuna ulaşıyor. Bir yutkunma bir yutkunma… Tükrük bezlerinde sıkı bir mesai…”
Aşağıdaki alıntıya geçmeden Sait Faik ustayı anmalıyız sanırım. Hani o bir dülgerbalığının hikayesini, su dibindeki sinağritlerin psikolojisini okurla buluşturan o koca hikayeciyi… Aşağıdaki alıntı da Şemsettin Yapar’ın Gönül Atölyesi adlı kitabından alıntı:
“Taş duvarın üstünde düelloya tutuşan iki hayırsız kedi, kumların arasındaki tost parçasını kapmak için birbirine bakışıyor. Kafalarından bencil manevra planları geçiyor yıldırım gibi. Her biri diğerinin hamlesini düşünmek zorunda, karın doyurmak kolay değil……Tost ekmeğinin kızarmış, gevrek çeperinden birkaç kırıntı dökülüyor. Ziyafetin gözüne gözüne vuran kedi, dökülen erimiş kaşar bulaşıklı parçalara bıyıklarının üstünden kodaman kodaman bakıyor……… Margarini hala ışıldayan tost parçasını kapan telbıyığın içi rahat ki dingin, mırıltılı, kedice bir şarkı tutturuyor.”
Kimi zaman heyecan yükseliyor, doruğa çıkıyor ve gerilim filmi izliyormuşçasına heyecanlanıyorsunuz:
“Bir gece salondaki tıkırtıya uyanmış. Gecenin ikisi mi, üçü mü, öyle bir zaman… Garip iniltiler de gelmiş kulağına. Korkmuş. Evde yanan bir lamba da yokmuş ki uyanık biri var diye düşünsün. Görünürde herkes uykudaymış. Cinlerin baskınına mı uğradık bre n’oluyoruz falan derken merak korkuyu bastırmış ve ayaklarının ucuna basa basa odasından çıkmış. Koridorun kırmızı yolluğu üstünde omuz başlarını yukarı çeke çeke ilerlemiş, tek tek basarak yürümüş, açık salon kapısına yaklaşmış. Aralık kapıdan başını korka korka sokup gözlemiş olanları.”
Gönül Atölyesi’nden daha başka örnek parçalar aktarmak mümkün; ama bu bir yazının sınırlarını aşıyor. En iyisi bu çarpıcı kitabı alıp okumak.
——————————————————
GÖNÜL ATÖLYESİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
Nevzat Canan
Gönül Atölyesi, konuları birbirine bağlı, ortak bir merkez kahramana sahip 20 bölümden oluşan küçük bir roman da sayılabilir. Fakat yazar, yapıtın iç bütünlüğe sahip bölümlerini müstakil birer öykü kabul ederek, kapakta, eserin türünü “hikâye” olarak işaretlemiş.
Cümle, adını taşıyan ilk hikâyede, İstanbul’un yüksek rakımlı, Boğaz manzaralı bir semtinde, tüm şehri gören iki katlı ahşap bir evde oturan biraz gamsız ve gemsiz bir çocuk olan Engin, o yazın sonlarına doğru mahallelerindeki bir eve taşınan dindar üniversite öğrencileriyle tanışır. Öz ağabeyi ile kuramadığı sıcak ilişkiyi; çalışkan, sevecen ve yardımsever üniversiteli ağabeyleri ile kuran Engin, sık sık bu evin konuğu olur. Fakat henüz yadırgama safhasında olduğundan, bir gün, grubun merkez kişisi olan Ekrem Abi’ye: “Yahu hiç sıkılmaz mısınız siz Ekrem Abi, evde televizyon yok, sigara yok, dışarıda kız dalgası hak getire!”[1] diye sorar. Ekrem Abi ona, “Alevleri cihanı tutmuş şu korkunç yangından adam kurtarma işinde sıkılacak bir durum yok.”[2] Cevabını verir. Engin, hayatının bundan sonraki kısmının bu cümleyi anlamakla geçtiğini söyler.
Engin’i, diğer üç kişi ile birlikte, Ekrem Abi’nin huzurunda bulduğumuz ikinci hikâye, Huzurdaydık başlığını taşımaktadır. Eserin ikinci önemli kişisi olan Ekrem Abi, hem bilge bir insan, hem son derece mütevazı bir şahsiyettir. Gruba kitap okurken, bir öğretmen gibi yer yer açıklamalar yapar.
Gönül Atölyesi, Engin’in maddî âlemin ötesinde bulunan hakikî âlemi anlama macerasıdır. Üçüncü bölümde, Engin’in gösterdiği ilk değişimler anlatılır. Babası bile ondaki bu değişime anlam veremez. Önceleri borca çikolata alıp parasını kolay kolay ödemediği bakkal da, Engin’in dürüst, sağlam bir insan hâline gelmeye başladığına inanamaz. Hâlbuki Engin birdenbire namaza bile başlamıştır. Komşular, bu değişimi imkânsız bir gelişme olarak görürler. Engin’deki değişim ise, inanç alanı ile sınırlı değildir. Derslerine de dikkat etmeye başlamıştır. Matematik dersinden yüksek not aldığında, arkadaşları, Engin’e, hangi yöntemle kopya çekmiş olduğunu sorarlar. Engin sınıfta, yangından insan kurtarmaktan söz ettiği için, arkadaşları onun birtakım bilim-kurgu filmleri izlediğini düşünürler. Üç boyutlu bir resmin içini görür gibi, Engin, dünyaya farklı bir açıdan bakmaya başlamış, tüm kötü yollara adımlarını kilitlemiştir.
Çakmak başlığını taşıyan dördüncü kısımda Engin, kendisini kısa sürede değiştiren Ekrem Abi’nin, bu etkinliği kazanma yollarından birini, bir tesadüf sonucunda öğrenir: Ekrem Abi, Engin’e, vestiyerdeki ceketinin cebindeki paralardan alarak kapıdaki tüpçünün parasını ödemesini söyler. Paraları bulmaya çalışırken Ekrem Abi’nin ceketinin cebinde bir çakmak gören Engin, Ekrem Abi’nin gizli gizli sigara içtiğinden kuşkulanır. Merakını yenemeyip, çakmak taşımasının sebebini Ekrem Abi’ye sorar. Fakat Ekrem Abi açıklama yapmak istemez. Engin, çakmağın sırrını, daha sonra Mustafa Abi’den öğrenir. Çünkü Mustafa Abi, gecenin ilerlemiş vakitlerinde teheccüd namazına kalkan Ekrem Abi’nin, cehennem konusunda daha tedbirli ve daha duyarlı olmak için, çakmağın alevine elini tuttuğuna şahit olmuştur. Bu enteresan eğitim tarzını duyduktan sonra evin duvarındaki bir levha, Engin’in dikkatini daha fazla çeker: “İstediğini yapmakta serbestsin, ama ateşe dayanabileceğin kadar günah işle.”[3]
Beşinci hikâyenin başlığı Ayakkabı’dır ve mekân yine, üniversiteli abilerin kaldıkları evdir. Bu evdeki toplantılara, mahallenin dindar halkı da katılır. Dinî eserler okunan ve bu eserlerde geçen bahisler çerçevesindeki sohbetlerle zenginleşen bu toplantıların, o topluluğa ihlâs ve bilgi kazandırdığı, yanı sıra tefekkür ve muhasebe imkânı hazırladığı anlatılır. Güzel şeyler yapmak isteyen bu topluluğun içinden biri, sohbetin sonunda, üniversite öğrencilerine mahallede ikinci bir ev açılması düşünüldüğünü söyler ve bu ev için eşya ve para yardımı talebinde bulunulur. Öykünün başında aşırı derecede yıpranmış ayakkabılarını boyatan yoksulca bir insan olarak tanıtılan Hamit Usta, bu yardım talebine fedakârca karşılık verir. Emekli ikramiyesi ile aldığı ikinci daireyi, bedel talep etmeksizin üniversite öğrencilerinin hizmetine sunmayı taahhüt eder. Bu cömertlik, Engin’i duygulandırır.
Reyyan başlığını taşıyan altıncı hikâye, bir sineğin tasviriyle başlar: “Arka kısmı, kara tüylü, şişman karasinek, elimde kımıltısız tuttuğum baklava tepsisine yaklaştı. Yassı kafasının altından çatallı, ucu yassı hortumunu çıkardı. Sarımsı şerbet deryasından nasiplenmeye başladı. Somurdu, somurdu. İçine çektiği yerin tadı hoşuna gitmemiş gibi, biraz uzağa, biraz yakına yer değiştirdi. Ha babam somuruyordu. Nevalesi bitecek gibi değildi. Bir karasineğin cirmi ne ki yediği ne olsun! Şerbet deryasından hiç eksiltemedi. Geri çekildi. Ön ayaklarıyla antenlerini sildi, yalandı. Arka ayaklarıyla kanatlarını sıvadı. Sırtının kambur kısımlarına kadar masajı ilerletti. Banyoda kendi sırtını keselemeye çabalayın şişman birine benziyordu.”[4] Hayata ve ayrıntılara böylesine dikkatli bakmaya başlayan Engin, önüne bakan bir mizaca bürünmeye başladığından ağabeyi kendisini ikaz eder. Annesi de, “Oğlum, kamburlaşacaksın,” diyerek Engin’i uyarır. Bu ihtarlardan sonra çevresine daha dikkatli bakan Engin, Ekrem Abi’nin ev arkadaşlarından Raif Abi’nin bir kambur insan görüntüsü verdiğine dikkat eder. Engin bir gün Raif Abi’nin gümüş yüzüğünün içinde, Rabbim, beni Reyyan’a yaz.” İbaresini okur ve bu kambur görünecek kadar önüne bakan Raif Abi’nin, Reyyan adlı bir kıza âşık olduğunu zanneder. Fakat sonraki günlerin birinde, Raif Abi, bir sohbet esnasında, “Tevazu ve mahviyetten dolayı sana kambur diyebilirler ama, unutma ki, harama bakmayanların cennetin Reyyan kapısından sonsuz mutluluğa dâhil olacakları bildirilmiştir,” der. Engin, işin aslını o zaman anlar ve mahcup olur.
Misâfir, başlıklı bölümde, evde yapılan esaslı bir temizlik anlatılır. Engin, bu köklü temizliğin, bu ciddî hazırlığın sebebini sorduğunda, evdekiler, bir misafirin geleceğini söylerler. Engin”in de katıldığı hummalı uğraşlarla dip köşe temizliği yapıldıktan sonra Engin, kendisi için onca hazırlık yapılan, sultanlar gibi karşılanan bu misafirin ramazan ayı olduğunu öğrenir.
Kaşık, bölümünde Engin artık evin daimî bir üyesi gibidir. O gün, okul arkadaşlarını yemeğe davet etmiştir. Davetten önce bulaşıkları bizzat ve gönüllü olarak kendisi yıkar: “Ben salona geçtim, parmak uçlarımın suyla uğraşmaktan buruşan derisiyle oynuyorum. Çoraplarım ıslanmış, bundan hiç hoşlanmam. Çıkarayım da kurusun on dakikada. Bunları düşünürken sini salona girdi. Etrafa dizildik, e artık ben, Adil ve Salih; ev sahibi sayılırdık. Tavırlarımızda ev sahibi edası vardı. Okuldaki arkadaşları, kendi evimize davet eder gibi davet etmiştik abilere.”[5] Adil, sofraya bir fazla çatal kaşık koymuştur. O bir fazla, Peygamberimiz içindir.
Bu tür hassasiyetler müteakip fasıllarda, farklı biçimlerde sürer: Fakir başlıklı onuncu bölümde ön plânda görünen Suat Abi, “ben” kelimesini hiç kullanmamaktadır. Onun yerine, Evliya Çelebi gibi, kendisinden “fakir” diye bahs eder. Çünkü Suat Abi’ye göre “ben”, Firavunlaşmaya giden yolun birinci basamağıdır. Bu hikâye, fakir kelimesinin her türlü nesne ve kavram için bir zamir gibi kullanılmaya başlanması nüktesiyle biter: Çayları dağıtan kişi, Suat’a çay ikram ederken, “Abi, çayınıza kaç fakir atıyorsunuz?” diye sorar.
Onuncu bölümde Ekrem Abi yine ön plâna çıkar. Engin’in futbolcu resimleri koleksiyonu yaptığını gören Ekrem Abi, kendisinin ortaokulda iken tuttuğu pul koleksiyonunu gösterir, sonra da, Allah ve Resulünü tanıtmayı hobi hâline getirince, diğer hobilere hayatında yer kalmadığını belirtir.
Engin’i on birinci bölümde, ihlâsla, lezzet ala ala namaz kılan Ekrem Abi’ye gıpta eder görürüz. Bu imrenme ile, Engin, mahallelerindeki caminin imamına, istek duyarak namaz kılmanın yolunu sorar. İmam, ona, tadil-i erkâna riayet etmesini tavsiye eder. Engin, aynı suali dedesine de yöneltir. Eskiler, dini bahislerde kafalarına göre ahkâm kesmedikleri için, dedenin cevabı, Mızraklı İlmihâl’den bir bölüm okumak olur: “Zira biz Allah-u Azimüşşan’ı gözümüz ile görmedik, dahi peygamberleri görmedik, lakin görmüş gibi inandık, iman getirdik, asla şüphemiz yoktur…”[6], Fakat bu cevap biraz kapalı olduğu için, Engin, sonunda mevzuu Ekrem Abi’ye açmak mecburiyetinde kalır. Ekrem Abi, çevremizdekilere dinimizi tanıtıp benimsetmenin ve bu suretle güzellikler yaymanın, ihlâs ve şevk kazandırdığını, dinî lezzetin sigortasının ihtidâ ve tebligat çalışmaları olduğunu söyler.
On üçüncü bölümün başlığı Şeytan’dır. Bu öyküde, hadis kitaplarında Peygamberimize ve ashabına Şeytan’ın bir defasında cismanî olarak göründüğü rivayeti nakledilir. Ekrem Abi, Şeytan’ın peşinden en çok koşan insanların, Şeytan’ı inkâr eden, bu tür bilgileri gibi batıl inançlar olarak gören kimseler olduğunu söyler. Çünkü Şeytan’ın en büyük hilesi, insanları, olmadığına inandırmaktır.
On dördüncü öykünün adı: İnsan. Bu öyküde, yoksul bir üniversite öğrencisi, “Allah’ım bizi insan eyle,” diye dua edince, Engin, “Zaten insan değil miyiz?” diye sorar. Yoksul üniversite öğrencisinin okuduğu Alvarlı Efe Hazretleri başlıklı kitabı, bu yoksul üniversite öğrencisi, maddî imkânsızlıklar nedeniyle okulu bırakıp gittikten sonra okuyan Engin, “Bizi insan eyle” duasında, insanın, “gerçek insan” manasında olduğunu biraz geç de olsa öğrenir.
Terlik, çalışmadaki on beşinci hikâye. Engin, bazı namazlarını paspasın ıslaklığından dolayı aksattığı için, bir gün Ekrem Abi, cebine bir miktar para koyarak, Engin’i peluş terlik almaya yollar. Dönüşünde de, Engin’e, “Artık namaz aksatmak için hiçbir bahanen kalmıyor,” der. Böylece Engin, namazlarını aksatmamak hususunda kendi kendisine söz verir.
On altıncı hikâyenin adı Paket. Bu hikâyede Salim isimli kişi, Ekrem Abi’ye, kendisine seçe seçe bir hediye alıp sunduğu arkadaşından, “Sen de amma hanım evladıymışsın be oğlum, ne hediyesi lan? Biz delikanlı adamız, bizi bozar bunlar!”[7] cevabını aldığını üzüntüyle anlatır. Ekrem Abi, bu küçük olaydan büyük bir sonuç çıkarır: “Salim kardeş, evren bize bir hediye paketidir. Hiç düşündük mü? İçindeki yiyeceklere bir bak: Çeşit çeşit elmalar, sulu armutlar, dilinde ezdiğinde seni çıldırtan çiçek; lezzetine vurulduğun ananas, yerken sana binbir meyveyi tattıran kivi; özel bir tat olan kokulu sarı muz; baharın yeşilliği yeşil erik; yazın keyfi kırmızı kiraz; reçellerin çeşnisi vişne; ortadan yarıldığında sarıdan pembeye, ondan vişneçürüğüne renklerle doyulmaz lezzetlerle seni mest eden şeftali; bozkırların şıralı meyvesi kayısı, kayısı rolü yapan alçakgönüllü şekerpare; tam anlamıyla bir üretim ve ambalaj mucizesi üzüm; kış akşamlarının damak arkadaşı fıstık, fındık, ceviz; akşam gezmelerinin vazgeçilmezi ayçekirdeği; yakıcı yaz ortasında ben geldim diyen koca göbekli karpuz; kütür kütür taze salatalık; yemeklerin baş artisti domates; Hicaz’ın soframızdaki kültür elçisi hacı hurma; Akdeniz’in grip uzmanı mandalina ve abisi portakal; saklı süt dünyası hindistancevizi… İçinde bulunduğumuz armağan paketinin hediyeleri değil mi bütün bunlar.”[8]
Hava başlığını taşıyan on altıncı bölüm, Ekrem Abi ile Engin arasında geçen bir diyalogdan teşekkül etmektedir. Ekrem Abi, havanın; sesi, ısıyı iletmesi, elektromanyetik dalgalara mani olmaması, koku moleküllerinin hava vasıtasıyla dağılması gibi farklı özellikleri görünen havanın başlı başına bir mucize olduğunu söylemek suretiyle, her nesneden Allah’a gitme dikkat ve dirayetini bir daha gösterir.
Kabarcık, on sekizinci hikâye. Engin de sonunda Ekrem Abi gibi, her yerde Yaratıcı’yı gören bir kişi hâline gelmiştir. Gittikleri piknikte, Engin, sınıf arkadaşlarından İsmail’e, yemekten sonra uzandıkları yerde, tabiattaki hikmetlerin, ancak Yaratıcı’nın ayetleri ve delilleri olarak görülebileceğini, engin kâinatın bir bulmaca, insanın da, o bulmacayı çözmeye çalışan bir varlık olduğunu ifade eder.
On dokuzuncu hikâye olan Pes’te Yaprak Hanım adlı coğrafya hocasını sınıfta dinleyen Engin, güneş tutulmasının dinin ilgi sahasına girmeyeceğini, bunun yalnızca bilim adamlarını alakadar edebileceğini, böyle bir konuda bilim adamları dışında hiçkimsenin söz söyleme salahiyeti bulunmadığını ileri süren coğrafya hocasının iddialarını inandırıcı bulur. Fakat aynı akşam, evde Ekrem Abi, husuf ve küsuf namazlarından söz eder. Engin, şaşırır. Gökteki tabiî hadiselere bağlı namazlar bulunması onu şaşırtmıştır. Ekrem Abi, yıllar öncesinden tespit edilebilen göksel hareketlerin, kâinattaki milimetrik nizamı gösterdiğini ve bu hayret uyandırıcı mükemmelliğin sahibine secde edilip tazimde bulunulmasının değil, tersinin garip olduğunu açıklar.
Riya başlığını taşıyan son öyküde Engin, sabah namazına kalkar. Öyküde önce, Engin’in sabah namazı esnasındaki niyaz ve tazarruları anlatılır. Engin, namazdan sonra Ekrem Abi’ye, riya içinde olma korkusu yaşadığını söyler. Ekrem Abi de ona, içindeki o tür duyguların şeytandan olduğunu ve onlardan sorumlu tutulmayacağını, yaptıklarından mesul olduğunu söyler.
Gönül Atölyesi; fanî ve bakî hayatları mutlulukla geçirmeye giden yolu, böyle şeyleri unutmuş insanlara, biraz çekinerek anlatıyor. Bir roman sayılabilecek eserin yansıtıcı kişisi ve ana kahramanı olan Engin de, önceleri o dünyaya uzaktır. Fakat içine girince, o sade ve samimi yaşam tarzını çok beğenip hayatının yönünü değiştirmiştir. Hem de ailesinin yadırgamasına, çevresinin şaşmalarına kulak asmadan.
Gönül Atölyesi, Engin’in engin gerçeklere ulaştığı bir iç yolculuktur. Enginle birlikte okur, bir muhasebe fırsatı yakalamaktadır. Eser, kalpten gelen duygularla kaleme alındığından oldukça sade, fakat aynı zamanda iz bırakan, unutulmaz bir niteliktedir. Yok sayılan idealist insanların yaşantılarını ve iç dünyalarını gerçekçi bir tarzda yansıtması, yapıtın üstlendiği bir başka fonksiyondur. Üslup bazı yerlerde son derece başarılı tırmanışlar göstermektedir.
——————————————-