Dehliz

Posted: 29 Eylül 2011 in Uncategorized

Bu şehirde yaşayanlar pek bilmez bu dehlizi. Herkes kebapçıyı, kahvehaneleri, balık lokantalarını, sinemalarını bilir de şehrin, burasını bilmez işte. Çemberlitaş’tan vur aşağı. Nuruosmaniye’ye kadar. Vur dedimse zaten arası elli metre var yok. Çok olsa yetmiş metredir. Nuruosmaniye’nin dengine geldin mi? Kapısının önüne? Cümle kapısı yani, bahçe kapısı. Hah, şimdi sırtını bu kapıya ver benim güzel kardeşim. Önünde koca çınarlarla bir sokak ilerlemektedir. Sokak dedimse öyle geniş, öyle farklı bir bulvar işte. Cadde de desen olur. Girdin mi bu geniş sokağa? Zaten karşıdan arabalar gelir, tek yöndür. On metre kadar gidince sağ kolunun üzerinde bir kuyumcu görürsün, adı Hamiyyet Kuyum İşleri. Eskilerden kalma gibi değil mi? Evet öyledir. Kuyumcuya yönel; ama girme. Camdan iki kanat kuyumcu kapısının hemen sağında bu müesseseyle hiç alakası olmayan küçük bir kapı göreceksin. Eğilerek ancak girebileceğin bir kapı… Kanadındaki kilide aldanma, yalandandır, asılıver açılır kendiliğinden. İşte buradan giren kişi aydınlık ama küçücük bir odaya ulaşır. Gündüz güneşten gece sokak lambalarından apaydınlıktır içerisi. Dehliz işte buradadır. Kapıdan girince karşındadır, gittikçe ışığı azalır, tedarikli davranıp el feneri getirsen de olur çakmakla ışıtıversen de… Ulaşacağın, bir kapıdır geçidin sonunda. Bu kapının koluna asılmayagör, önünde bir başka şehrin cıvıl cıvıl oynadığının resmidir. Yüklü develerin kervan olup geviş getirerek Kapalıçarşı’ya doğru gittiğini mi ararsın kavuklu fistanlı sakallı makallı adamların dinarlarla akçalarla alışveriş pazarlıklarını mı! İleride köle pazarında satılık kölelerin sahibinin ilan çığlıklarını mı! Ne ararsan var burada. Ama garip geldi mi sana da anlattıklarım? Evet, burası eski zamanlara açılan zaman dehlizidir. Kimi zaman Bağdat’a açılır bu kapı, kimi zaman Nişabur’a bazen Roma’ya bazen Kurtuba’ya… Kapıya yüklenmek sana kalmış ama kalanı bahtınla ilgili. Benim hikâyem işte burada, bu kapıda başladı.

Burayı ilk tecrübemdi. Bismillah deyip yüklendiğimde karşımda tüm göz alıcılığıyla Halep çarşısı uzanıyordu. Fesüphanallah noluyoruz yahu! Erdik eriştik mi yoksa demeye kalmadı ileriden güler yüzlü, boylu boslu endamlı bir âdemoğlu –sanki beni beklermiş gibi- çıkagelmez mi! Selamünaleyküm aleyküm selam! Merhaba merhaba! Böyle başladı muhabbetimiz. Ben şaşkınım kendimi içinde bulduğum masal dünyasından, çekti beni götürdü, oturduk bir şadırvan gölgesine. Adamda laf bekleye bekleye mayalanmış kabarmış içine sığamamış gibi anlattıkça anlattı. O söyledi ben dinledim, o söyledi ben dinledim. İlkin bir böcek hikâyesiydi anlattığı.

Bir gün, dedi, oturuyordum Sultaniye’nin son cemaat yerinde. Vermişim bir sütuna sırtımı. İçeride hafızın Kuran’ını dinliyorum. Hava sıcak mı sıcak, ben yorgun mu yorgunum. Her yanımdan ter vıcık vıcık… Bedenim bedenime değmesin! Yakalarımdan yenlerimden içeri üfürüyorum. Bir yanda da Kuran okunuyor içeride. Ayak uzatmak edebe münafi olacak. Uzatmasam ateş gibi her yer. Uzatsam, uzatmasam… Sıkıldım durumdan. Neden ayak uzatmak saygısızlık olsun ki dedim. Ossaat huzurda diz çökmüş ne kadar mümin varsa kafa yormadıkları bir meseleye körü körüne inanan saf adamlar gibi göründüler gözüme, bilgiç gözüme. Kafamda bu konuda ne kadar delil varsa hooop bir araya geldi. Hasta ruhsatları gibi, takva sınırları gibi bir deve yükü delil toplandı. Bir yanda hafız nefes toplaya toplaya Kuran okumaya, ayetleri kubbede çınlatmaya devam ediyor tabi. Ben bu delillerin birini bırakıp diğerine yapışıyorum. Her biri diğerinden tatlı geliyor bana. Hay atanıza rahmet be yahu, diyorum müftîlere. Ne zaman yaşamış ne vakit vermişseniz bu fetvaları atanıza, dedenize, ceddinize rahmet!

Hava sıcak bir taraftan, ter kaşıntı yapıyor. Düşündüğüm zaman illa ki kafam kaşınır benim. Kaşı Allah kaşı, kaşı babam kaşı! Tırnakların arasına kepek-nâm deri döküntüsü girer değil mi insanın kaşıdıkça, girer.

Tepemin bir yanında büyücek bir yumru hissettim, büyücek dedim, büyük değildi ilkin. Kepek değil de sivilce başı gibi bir şey. Sivilceymiş de uç vermiş, sonra bu uç kurumuş, kabuk olmuş gibi. Tırnağıyla sökmesi gibi zevkli bir iş olmaz insana bu yara kabuklarını. Tuttum söktüm, tırnağımın arasına sıkışan neyse ne…

Bir yandan ayak uzatma meselesinde fikir yürütüyorum, bir taraftan parmaklarımın arasında yuvarlıyorum kuru kabuğu.

Fesübhanallah! Bizim yara kabuğu harekete geçmesin mi! Gerindi, şişindi. Büyüdü, hareketlendi. Benim gözlerim dört göz oldu tabii. Parmağımın ucunda duramadı, avucuma atladı. Orasından bir kulak burasından bir kuyruk, tüy müy derken ufak bir fındık faresi oldu çıktı canına yandığım!

Görmemle atmam, atmamla ayağa fırlamam, fırlamamla sütuna sırtımı yaslamam bir oldu amma bizim fare cikcikleyerek vardı gitti ileride diz çökmüş, huzurla dinleyen bir gencin ensesinden tırmandı, saçları arasına girdi. Gariptir –burada garip olmayan ne var ki diyeceksin- delikanlı farkına varmadı bunun. Ondan çıktı diğerine, diğerinden çıktı ötekine, son cemaat yerindeki herkesi dolaştı. Ben tabii heykel gibi ayaktayım, kıpırdayamıyorum. Girip çıktığı adamlar diz çökmüşlerse bağdaş kuruyorlar, nizamî oturuyorlarsa yana kaykılıyorlar, azasının uyuştuğunu yeni anlamışçasına ayak uzatanlar falan da çıkıyor. Hiç istifini bozmayanlar da var tabii.

Fare gezgin, ben heykel, öylece devam etti mesele. Bir aralık gözümden ıradı. Hangi deliğe girdi acaba derken omzumdaki kıpırtıya ensemdeki kımıltıya dikkatimi vermedim. Güya fındık faresini takip ediyoruz ya! Kaçırmayacağız! Saçlarımda bir dalgalanma oldu, kafamda bir yumru hissettim. Yumru debelendi, küçüldü, bir sivilce kadar ufaldı. Görmüyorum ya hissediyorum. Hatta kurumuş bir sivilce başı kadar… Bunlar bir anıseyyâlede oluyor tabii! Elimi atmaya fırsat olmadan! Parmaklarımın ucunu olay mahalline götürdüğümde ancak bir sıcaklık hissettim, hafif bir yumuşaklık, o kadar.

Adamda laf, mayasını almış, köpürmüş gibiydi, kelimeler kabına sığmıyordu sanki. Ben anlattığı hikâyenin hayretinden daha kurtulmamıştım ki “yine bir seferinde” diyerek başka bir olaya başlamak istedi. Allah var, aklımdan geçirdim: “Adamda ne kurgu yeteneği bu böyle! Tam romancı olacak adammış diye. Bu çağda kaybedilmiş bir yetenek. İki binli yıllarda olsaydı bir Saramago daha kazanırdı edebiyat dünyası. Uydurdukça uydurdu!” dememe kalmadı benim de kafamı almaz mı bir kaşıntı! Bu ne tatlı karıncalanış, kaşınış, aman Allah’ım!  Kaşıdıkça kaşıdım, kaşıdıkça kaşıdım. İnanmazsın, ortaya çıktı bir sivilce! …vee kurumuş sivilce başı büyümeye başladı.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s