Gönderen: seyapar | Haziran 18, 2008

Salkım Söğüt

Salkım Söğüt…

 

Benim dedem Tolstoy’un o salkım söğüt sakallı fotoğraflarını andırırdı. Yüzünün yere uzanan çimleri, elektrik direklerinin dibinde bulduğumuz, çember yapıp çevirdiğimiz, bozup maket bisiklet yaptığımız ve bu eğip bükmelerden ötürü artık ebediyen düzeltemeyeceğimiz alüminyum teller gibiydi. Onu hep sakallarının bu dolambaçlarıyla hatırlıyorum.

 

Varlığımı borçlu olduğum insanlardan biridir o uzun boylu, aksakallı yaşlı kavak ağacı. O olmasaydı ben de olmayacaktım. Çocuk gözümdeki minaremsi boyu, salına sallana yürümesi hafızamda hep heybet, görkem, ihtişam, duygularıyla birlikte yer etmiştir. Bu kodlarla yâd ettiğim dedemi merdiven yapıp tüm dedelere birkaç cümleyle dokunmak isterim.

 

Size birkaç soru sorayım. Dede üstüne kaç şiir hatırlıyorsunuz? Peki, kendi dedesinin hikâyesini yazmış kaç öykücü adı verebilirsiniz bana? Evet, pek uzaktır bize dedelerimiz. Baba yalnızdır ailede, denir, hayatın en ağır heybesini o taşır çoğu zaman; doğrudur. Fakat babanın yalnızlığının katmerlisi dedelerdedir. Herkes sever sayar gözükür belki ama o “bay otorite”den hep bir adım geride durur ayaklarımız.

 

Müesseselerin ayaklı erkleri müdürlerle aile müessesesinin ağır merkezi dedeler, aslında kaderin aynı yerden zıpkınladığı avlardır. Hep en büyüktür onlar ama aynı zamanda hep en yalnız, hep bir adım uzak, hep çekinilen, hep gölgesi soğuk…

 

Benzetmeler iyi bir tarif yöntemi olduğuna göre biz de benzetelim dedeleri. Sanırım, ağaçlardan ardıç gibidir dedeler; dağ başında, kayaların arasında, kendi bir başınalıklarıyla yaşarlar. Yıllar derilerini hallaç pamuğu gibi atar da atar, eskitir de eskitir, yıpratır da yıpratır ama onlar hala ayaktadırlar. Zorluklar onlara bir engel değildir, aksine onları dede olmaya, ardıç ağacı siluetine büründürmeye zorlar.

 

Tırnakları neden benimki gibi ince, yarı saydam değil; enlidir, kalındır, mantarsıdır, ağaç cinsine yakındır, kehribara döner rengi yıldan yıla. Yoksa kısa bir süre sonra bedeniyle katılacağı tabiat armonisine adım adım yaklaşmakta mıdır?

 

Bu ıskarta özelliklerinin yanı sıra -hatta önü sıra demeliyim- terütaze bir hasleti barındırır gözlerinde: Bir tek gözlerinin parıltılı ışığı eski değildir dedelerin. Torunlarından birine rastlamayagörsün, yaldızlı bir çakmağın mavili yeşilli pırıltılarla çaktığının resmidir.

 

Hayatın lezzetlerini hep çoluk çocuğa, bizden gençlere, kendimize layık görürüz de öte dünyanın buradaki bekleme odasında bekleşen ağır adımlılara yakıştıramayız nedense. Sanki onlar Allah’ın nimetlerinden yararlanma yaşını çoktan geçmiş, “kazana düşmüş” takımıdır.

 

Bu meyanda bir hatıramı nakletmeliyim. Geçmiş gün otogarda beklerken bir aksakallı dedeyi, “külahta dondurma” yerken gördüm. Evet, basbayağı külahta dondurma yiyordu. Buna cesaret edebilmişti. Ama yalamıyordu, küçük ısırıklarla yetiniyordu. Etrafına mahcup mahcup bakıyordu. O gün kendimce bir düşünceye ulaştım. Dede olmak kolay değildi elbet, bu tespitte herkes hemfikirdir. Bu düşünceye karşı çıkan yoktur. Hayatın cereme tenceresine yıllarca kaşık sallayıp da herkese gülücükler dağıtmak ne menem bir iştir, bilemeyiz biz bunu. Ama tüm zorluklarına rağmen dede olmaktan da önemli bir şey vardı aslında: “dede kalmak!” Evet dede kalmak da kolay değil. İçine düştüğü aksilik kazanından sıyrılmak, üstüne sinen asabîlik kokusunu sırtından atmak, o kadar torun torba tombalağı idare etmek, el alemin nabzına göre şerbet vermek, tüm bu mekleri, kendinden uzaklaşmadan, kendi kalarak yapmak.  kolay iş değildir vesselam.

 

Şemsettin Yapar


Cevap bırak

Sizin cevabınız:

Kategoriler