Görmek için
İlkbahar yağmurlarının verdiği cesaretle fışkıran otlar uzasa uzasa nereye değer, dize, olmadı bel hizasına ancak yetişir. Tırpan yiyen yeşilin o tarifsiz nemli kokusu burnumda… Ta ilerilerde, tepelerin bittiği yerdeydi demin uçan kuş sürüsü. Sol yanı mor dağlar kapamış. On metre önümde şıpıltılı göl. Üstümüzde çatma kaşlı gri çehreli yağmur bulutları…
Oturduğum bankı amcam yapmıştı, askere gitmeden önce. Sonrası yok zaten, hiç olmadı. Bayrağa sarılı tabutunu getirdiler bir ikindi. Okul çıkışı evde bir karmaşa, bir hareket… Meğer cenazesini getirmişler. Şehit cesedine cenaze denmeli mi, bilmiyorum. Ceset denir mi, mesela? Yoksa sadece şehit mi demeli?
O gün bu gündür yüzün gülmedi yavrum, diye içlendi anneciğim, beyaz başörtüsünü eliyle düzeltirken. Nasıl güleyim, dedim içimi çekerek; neşelenmek amcama saygısızlık gibi geldi bana hep.
O gün keseri belinde, çivi torbası elinde bana göz etti: gelir misin benle? Her çağrısı maceraydı onun, elbet der gibi sıçradım kalktım, yürüdüm ardın sıra. Buraya kadar geldik o gün. Yorulmuştum. Çimenlere uzanıverdim. Ayaklarıma kara sular inmişti. Mutluydum ama, onunlaydım ya!
Şimdi anlıyorum ki ben örnek almışım onu kendime, model almışım iyiden iyiye. Amcan gibi konuşur oldun sen bu günlerde, demişti babam. İçimden ılık bir şeyler aktı geçti, amcam kim ben kim, benziyorsam ne iyi! Pır pırdı yüreğim.
Uyumuş kalmışım. Arada uyandım mı yoksa rüya mıydı tüm gördüklerim bilemedim. Gökten dört koca sütun indi yeryüzüne, diklemesine, güm güm şimşekler, şırak mırak gök gürültüleri arasında yere saplandılar. Ardından onlardan daha uzun dev sütunlar geldi uçarak, ince uzun uzay gemileri gibi. Bu kulelerin üstüne dizildiler sıra sıra. Yeryüzünün bir başından öbür başına her yeri kaplamıştı bu alamet yapı.
Neden sonra yüzümde ot eziği, burnumda ıslak toprak kokusuyla kendime geldiğimde, karşımda deminki göğe doğru yükselmiş o garip şeyin minyatürü duruyordu, bu oturak, bank ya da. Anlattım, azı dişlerindeki krom dolgu görününceye kadar kahkaha attı. Hep böyle yapardı.
Beraber oturduk bu banka. Yine gri bulutlar vardı gökte, ta uzaklarda gökyüzü az biraz görünüyordu kaçamak, şimdiki gibi. Kolunu omzuma attı, başını başıma dayadı, ileriyi gösterdi; ufku, gökyüzünü, gölün öte yamacındaki iki ağacı. Hayat böyle işte, dedi; bakmayı bileceksin ona. İyi okuyacaksın çevrendekileri. Çevir başını gökyüzüne, ne görüyorsun, dedi saçlarımı öte beri dağıtarak.
Kapkara bulutlar, dedim. Hayır dedi, ilerideki mavi, açık, güneşli göğü es geçme! İyiye odaklan! Ya karşında ne var, diye ekledi. Ben de; olta attığımız göl, arkasında iki ağaç, sağdaki kavak, soldaki armut. Önümüzde biçilmiş çimenler, diye sıraladım. Bak dedi, görmek için bak, biz şu anda canlı bir kartpostal içindeyiz, güzel bir manzarayı yaşıyoruz yani, bakışını değiştir, görmeye odaklan. Etkilenmiştim. Şiir gibi konuşuyordu. O benim amcamdı işte, benim amcam!
Ellerimizle gömdük toprağa; ama hala bir yerlerden çıkıp gelecek gibi… Beni yine bir maceraya çağıracak gibi… Sanki hemen yanımda da ben göremiyorum onu. Sanki ellerimden tutmuş uzakları gösteriyor yine, ufkun geniş olsun der gibi…
Bakıyorum gösterdiği uzaklara, ufuk ileride yine açık, demin kaybolan kuş sürüsü görünüyor. Çığlıklarla geçiyorlar gölün üstünden. Hayat devam ediyor. Ben canlı bir yağlıboya tablonun merkezindeyim, gözlerim hep iyi olanı arıyor artık, yüzümü serin bir esinti yalıyor.
Şemsettin Yapar
tasvirler çok akıcı ve etkileyici
By: ALPEREN AKGÜL on Kasım 25, 2008
at 4:05 pm
Harika bir kompozisyon, tebrik ederim.
By: Metin Yılmaz on Şubat 14, 2009
at 1:16 am