Gönderen: seyapar | Mayıs 14, 2009

Bungalov

Bungalov
Arkadaşlarla yine bir Balkan gezisindeyiz. Kırtasiyeci Arif Abi, Toptancı Mehmet, Bankadan Sami diye gençten bir delikanlı, başka kim vardı yaa, her neyse! Arada yaparız böyle, Bulgaristan, Macaristan falan. 
Budapeşte yakınında bir tatil köyündeydik. Ağaçların arasında kütükten evler. Mangal mangal üstüne, sohbetin gözüne gözüne vuruyoruz. Sigaramız içkimiz yok arkadaş, harama uçkur çözmedik, çözmeyiz evelallah! Bi yeriz pir yeriz amma! Yeme içme deyince geri dur! Ona da dokunmayın artık! Göbek oluyormuş, olsun; evin yakışığı balkon, erkeğin süsü göbek!
Küçük bungalovlarda kalıyoruz. Tam bir kır hayatı. Kamp kurmuşuz izciler gibi. Yemeği bulaşığı nöbetleşmişiz. 
Gece nöbeti de tutuyoruz. Gece bir-üç nöbeti bende. Bungalokun önündeyim. Millet yattı. Kaldım mı tek başıma. Ormandan kurt ulumaları, puhu sesleri geliyor. Korkmadım desem yalan olur, gecenin bi vaktinde hayvan haşeratla yalnız başıma kaldım, kim olsa tedirgin olur abiciğim! Bangalava girsem mi dedim, vazgeçtim. 
Cevşen okumak düştü aklıma iyi mi! Bir bab, iki bab derken bir esinti çıktı serin gecede, ormanı aldı bir yaprak uğultusu.  Uğğ uğğ diyor ağaçlar gıcığına. Erkeksen korkma! Tek desteğim bangalodan gelen horultular. Ben bablara gömüldüm, sesler üstüme üstüme geliyor. Bir zincir şıkırtısı. Yaklaşıyor gibi. Bangalakların önündeki tabelalardan mı dedim, yok; çöp kutuları mı desem değil. “sübhaneke yaa laa ilahe illaa”lar bir bir geçiyor ben hızlanıyorum, sesimi yükseltiyorum, şıkırtı inadına yaklaşıyor gibi.
En son yan tarafımda bir ıslak soluk hissettim. Geri dönüp baktığımda dana gibi bir köpek arkasını bangalevin kapısına vermiş nemli burnuyla karşımdaydı. Ben ona bakıyordum o da bana. N’aptığımı napacağımı bilemedim. Tutmuşum cevşeni burnuna. Köpek bi cevşene bakıyor bi bana, bi cevşene bi bana. Yakıştıramadın mı be demişim içimden. Sonra çok güldük buna. Ama ter akıyor sırtımdan yol yol vallahi! İnsaflıymış hayvancağız, bıraktı beni öylece, uzaklaştı gitti. O köpekle sonra ahbap olduk bayağı. Atıyoruz getir diyoruz getiriyor. Otur deyince oturuyor, sohbetimizi bırakmadı. Az daha kalsaydık bizimle kitap da okuyacaktı hayvan, bungalotun önündeki masada.

Gönderen: seyapar | Mart 12, 2009

Cıst!

Cıst

Bak kardeşim. Sen de hiçbir şey bilmiyorsun. Baklava öyle yenmez.  Her şeyin bir adabı erkânı var. Öğreneceksin!

 

Önce baklava dilimini iki parmağının arasına alacaksın tepsiden. Çatal kullanmayacaksın, görgüsüzlük olur! Sakın! Adabı bu! Başparmağınla işaret parmağının arasına alacaksın. Hooop çevireceksin altını üstüne.  Balı akmaz korkma, kuru baklava bu. Çıtır kısmı aşağı gelecek dibi yukarı …

 

Başparmağının ortasına aldığın dilimi damağına, yukarıya yapıştıracaksın. Sıkıştır! Parmağını çekiver şimdi.  İyi baklava damağına yapışır. Değilse diline bırakıverecektir kendini. Neredeydi , tavandaydı değil mi? Dilinle sıkıştır şimdi aşağıdan, sıkıştır sıkıştır. Cıst dedi mi? Cıst diyecek. Sesi duymadıysan boşuna yeme,  hası değil demek! Bunu unutma!

 

Balı kenarlardan dişlerine sızacak hafiften. Sızdı mı? Sızmadıysa baklava değil o. İyisi değil yani. At gitsin. Şerbet sızdı değil mi? Güzel! Şerbeti bırak aksın boğazına. Ko gitsin ılık ılık. Boğazını yakıyorsa adam kızartma yağından çalmıştır kesin, yağı fazla yakmıştır, ucuzunu almıştır, falandır filandır. Yağ da sadeyağ olacak ha, sadeyağın en iyisi. Ağır olmayacak, değilse gider oturur midene, yediğime yiyeceğime dersin.

 

Sen geri kalanı çiğnemeye başla şimdi. Fıstığı iyiyse ne ala! Kuşbokundan yapılmıştır o. Gözlerini ayırma öyle! Kuşboku fıstığın iyisinin adı. Fıstık kaça satılır, ona, on beşe. Bilemedin yirmi beş. Kuşbokunu elli liraya alabilirsin anca! Bulabilirsen o da! Bulduğunda yumul al, sevin, şükret. Millet bulsa alacak amma nerde! Antepli bilir kuşbokunu. Esnaf hatırlı müşterisine ayırır, herkese vermez.

 

Her şeyin yolunu yordamını bileceksin. Baklava dedin mi cıst diyecek bir, kuşbokundan olacak iki, sade yağ üç. Hem baklava yemesini bilmeyene adam denmez bizde, bilesin bugüne bugün eniştemiz olacaksın. Bizi ele güne karşı mahcup etme. 

Şemsettin Yapar

Gönderen: seyapar | Haziran 18, 2008

Salkım Söğüt

Salkım Söğüt…

 

Benim dedem Tolstoy’un o salkım söğüt sakallı fotoğraflarını andırırdı. Yüzünün yere uzanan çimleri, elektrik direklerinin dibinde bulduğumuz, çember yapıp çevirdiğimiz, bozup maket bisiklet yaptığımız ve bu eğip bükmelerden ötürü artık ebediyen düzeltemeyeceğimiz alüminyum teller gibiydi. Onu hep sakallarının bu dolambaçlarıyla hatırlıyorum.

 

Varlığımı borçlu olduğum insanlardan biridir o uzun boylu, aksakallı yaşlı kavak ağacı. O olmasaydı ben de olmayacaktım. Çocuk gözümdeki minaremsi boyu, salına sallana yürümesi hafızamda hep heybet, görkem, ihtişam, duygularıyla birlikte yer etmiştir. Bu kodlarla yâd ettiğim dedemi merdiven yapıp tüm dedelere birkaç cümleyle dokunmak isterim.

 

Size birkaç soru sorayım. Dede üstüne kaç şiir hatırlıyorsunuz? Peki, kendi dedesinin hikâyesini yazmış kaç öykücü adı verebilirsiniz bana? Evet, pek uzaktır bize dedelerimiz. Baba yalnızdır ailede, denir, hayatın en ağır heybesini o taşır çoğu zaman; doğrudur. Fakat babanın yalnızlığının katmerlisi dedelerdedir. Herkes sever sayar gözükür belki ama o “bay otorite”den hep bir adım geride durur ayaklarımız.

 

Müesseselerin ayaklı erkleri müdürlerle aile müessesesinin ağır merkezi dedeler, aslında kaderin aynı yerden zıpkınladığı avlardır. Hep en büyüktür onlar ama aynı zamanda hep en yalnız, hep bir adım uzak, hep çekinilen, hep gölgesi soğuk…

 

Benzetmeler iyi bir tarif yöntemi olduğuna göre biz de benzetelim dedeleri. Sanırım, ağaçlardan ardıç gibidir dedeler; dağ başında, kayaların arasında, kendi bir başınalıklarıyla yaşarlar. Yıllar derilerini hallaç pamuğu gibi atar da atar, eskitir de eskitir, yıpratır da yıpratır ama onlar hala ayaktadırlar. Zorluklar onlara bir engel değildir, aksine onları dede olmaya, ardıç ağacı siluetine büründürmeye zorlar.

 

Tırnakları neden benimki gibi ince, yarı saydam değil; enlidir, kalındır, mantarsıdır, ağaç cinsine yakındır, kehribara döner rengi yıldan yıla. Yoksa kısa bir süre sonra bedeniyle katılacağı tabiat armonisine adım adım yaklaşmakta mıdır?

 

Bu ıskarta özelliklerinin yanı sıra -hatta önü sıra demeliyim- terütaze bir hasleti barındırır gözlerinde: Bir tek gözlerinin parıltılı ışığı eski değildir dedelerin. Torunlarından birine rastlamayagörsün, yaldızlı bir çakmağın mavili yeşilli pırıltılarla çaktığının resmidir.

 

Hayatın lezzetlerini hep çoluk çocuğa, bizden gençlere, kendimize layık görürüz de öte dünyanın buradaki bekleme odasında bekleşen ağır adımlılara yakıştıramayız nedense. Sanki onlar Allah’ın nimetlerinden yararlanma yaşını çoktan geçmiş, “kazana düşmüş” takımıdır.

 

Bu meyanda bir hatıramı nakletmeliyim. Geçmiş gün otogarda beklerken bir aksakallı dedeyi, “külahta dondurma” yerken gördüm. Evet, basbayağı külahta dondurma yiyordu. Buna cesaret edebilmişti. Ama yalamıyordu, küçük ısırıklarla yetiniyordu. Etrafına mahcup mahcup bakıyordu. O gün kendimce bir düşünceye ulaştım. Dede olmak kolay değildi elbet, bu tespitte herkes hemfikirdir. Bu düşünceye karşı çıkan yoktur. Hayatın cereme tenceresine yıllarca kaşık sallayıp da herkese gülücükler dağıtmak ne menem bir iştir, bilemeyiz biz bunu. Ama tüm zorluklarına rağmen dede olmaktan da önemli bir şey vardı aslında: “dede kalmak!” Evet dede kalmak da kolay değil. İçine düştüğü aksilik kazanından sıyrılmak, üstüne sinen asabîlik kokusunu sırtından atmak, o kadar torun torba tombalağı idare etmek, el alemin nabzına göre şerbet vermek, tüm bu mekleri, kendinden uzaklaşmadan, kendi kalarak yapmak.  kolay iş değildir vesselam.

 

Şemsettin Yapar

Gönderen: seyapar | Haziran 12, 2008

Görmek İçin

Görmek için

 İlkbahar yağmurlarının verdiği cesaretle fışkıran otlar uzasa uzasa nereye değer, dize, olmadı bel hizasına ancak yetişir. Tırpan yiyen yeşilin o tarifsiz nemli kokusu burnumda… Ta ilerilerde, tepelerin bittiği yerdeydi demin uçan kuş sürüsü. Sol yanı mor dağlar kapamış. On metre önümde şıpıltılı göl. Üstümüzde çatma kaşlı gri çehreli yağmur bulutları…

Oturduğum bankı amcam yapmıştı, askere gitmeden önce. Sonrası yok zaten, hiç olmadı. Bayrağa sarılı tabutunu getirdiler bir ikindi. Okul çıkışı evde bir karmaşa, bir hareket… Meğer cenazesini getirmişler. Şehit cesedine cenaze denmeli mi, bilmiyorum. Ceset denir mi, mesela? Yoksa sadece şehit mi demeli?

O gün bu gündür yüzün gülmedi yavrum, diye içlendi anneciğim, beyaz başörtüsünü eliyle düzeltirken. Nasıl güleyim, dedim içimi çekerek; neşelenmek amcama saygısızlık gibi geldi bana hep.

O gün keseri belinde, çivi torbası elinde bana göz etti: gelir misin benle? Her çağrısı maceraydı onun, elbet der gibi sıçradım kalktım, yürüdüm ardın sıra. Buraya kadar geldik o gün. Yorulmuştum. Çimenlere uzanıverdim. Ayaklarıma kara sular inmişti. Mutluydum ama, onunlaydım ya!

Şimdi anlıyorum ki ben örnek almışım onu kendime, model almışım iyiden iyiye. Amcan gibi konuşur oldun sen bu günlerde, demişti babam. İçimden ılık bir şeyler aktı geçti, amcam kim ben kim, benziyorsam ne iyi! Pır pırdı yüreğim.

Uyumuş kalmışım. Arada uyandım mı yoksa rüya mıydı tüm gördüklerim bilemedim. Gökten dört koca sütun indi yeryüzüne, diklemesine, güm güm şimşekler, şırak mırak gök gürültüleri arasında yere saplandılar. Ardından onlardan daha uzun dev sütunlar geldi uçarak, ince uzun uzay gemileri gibi. Bu kulelerin üstüne dizildiler sıra sıra. Yeryüzünün bir başından öbür başına her yeri kaplamıştı bu alamet yapı.

Neden sonra yüzümde ot eziği, burnumda ıslak toprak kokusuyla kendime geldiğimde, karşımda deminki göğe doğru yükselmiş o garip şeyin minyatürü duruyordu, bu oturak, bank ya da. Anlattım, azı dişlerindeki krom dolgu görününceye kadar kahkaha attı. Hep böyle yapardı.

Beraber oturduk bu banka. Yine gri bulutlar vardı gökte, ta uzaklarda gökyüzü az biraz görünüyordu kaçamak, şimdiki gibi. Kolunu omzuma attı, başını başıma dayadı, ileriyi gösterdi; ufku, gökyüzünü, gölün öte yamacındaki iki ağacı. Hayat böyle işte, dedi; bakmayı bileceksin ona. İyi okuyacaksın çevrendekileri. Çevir başını gökyüzüne, ne görüyorsun, dedi saçlarımı öte beri dağıtarak.

Kapkara bulutlar, dedim. Hayır dedi, ilerideki mavi, açık, güneşli göğü es geçme! İyiye odaklan! Ya karşında ne var, diye ekledi. Ben de; olta attığımız göl, arkasında iki ağaç, sağdaki kavak, soldaki armut. Önümüzde biçilmiş çimenler, diye sıraladım. Bak dedi, görmek için bak, biz şu anda canlı bir kartpostal içindeyiz, güzel bir manzarayı yaşıyoruz yani, bakışını değiştir, görmeye odaklan. Etkilenmiştim. Şiir gibi konuşuyordu. O benim amcamdı işte, benim amcam!

Ellerimizle gömdük toprağa; ama hala bir yerlerden çıkıp gelecek gibi… Beni yine bir maceraya çağıracak gibi… Sanki hemen yanımda da ben göremiyorum onu. Sanki ellerimden tutmuş uzakları gösteriyor yine, ufkun geniş olsun der gibi…

Bakıyorum gösterdiği uzaklara, ufuk ileride yine açık, demin kaybolan kuş sürüsü görünüyor. Çığlıklarla geçiyorlar gölün üstünden. Hayat devam ediyor. Ben canlı bir yağlıboya tablonun merkezindeyim, gözlerim hep iyi olanı arıyor artık, yüzümü serin bir esinti yalıyor.

Şemsettin Yapar

Gönderen: seyapar | Haziran 12, 2008

Kemik Düşmanı

Kemik Düşmanı
Fırtına geldi gelecek. Kara bulutlar kararlı. İnecekler döne döne yeryüzüne. Çata pata, grav grav. Şırrak bir şimşek, güm güm yıldırım, yıldırım.

Merhaba çomar. Ne haber? Tanımadın mı koçum? Bak ben geldim. Unuttun mu len bizi kerata. Kemik düşmanı seni! Düşün düşün çıkarırsın belki hayırsız!

Çanağın yerini değiştirmiş babam bak sen! Bir bu kulübenin yerini değiştiremedi adam. Onu oraya onu oraya… Çite çit eklemiş, direklerin dibine taş çakmış hem de. Duramaz yerinde bi dakka. Çatının uzatma çinkosuna yatırdığım uzun taş hala yerinde. Orayı ellememiş.

Valiz ağır, sarkar sarkar; parmaklar zora uzak, elimi kerter.

Kimse dışarıda değil ha? Ört kapı pencereyi, sin içeri, iyi! Nohut oda bakla sofa kulübe. Gecekondu mu gecekondu basbayağı. Amma bu dağ başında imarlı arsayı kaybettinse bul. İki çalı çırpı tutuştursan yine fırın gibi içeri. Kapının altına yatır çul eskisini. Oh! Yan gel yat ondan sonra. Bırak cızırdasın çaydanlık derinden başlayıp cazgırlaşasıya.

Telefon etmedim iyi ki. Görünce şaşıracak ikisi de ihtiyarların. Annem yine koyverir yaşları iki gözünden hüngür hüngür. Kolları sarım sarım, sıcak sıcak. Kollarıyla değil kalbiyle sarılır yavrusuna.  

Vın vın öten elektrik telleri mi, öyle, gergin, kırbacımsı? Yukarda rüzgâr daha azgın demek rastladığına. Suyu sıkılan çamaşır gibi burulu yüksek gerilim teli falan dinlemiyor.

Toprak sıva pul pul inledi onca yıl. Dökül dökül bitmedi. Tavuklar da bulmuş deliklerini korkudan, fırtına korkusu bu, şaka değil. Tavuk adam demez çarpar adamı yerden yere. Bu tepede rüzgâr muhtar alimallah, yönetir her şeyi. Avurt zavurt, kolaçan eder her deliği. Zamansız yakalanırsan işin bitik. Bakmaz gözünün yaşına.

Çit odunları eskir, yıpranır her görüşümde. Ağaç mağaç deme, soluyor onun da rengi. Yağmur yer, yaş yer; güneş yer, kış yer; atar beti benzi elbet onun da. Ayva tüyleri çıkar eski çit direklerinin yanağında zamanla. İnsanoğlu bile yaşlanıyor değil mi ya! Yorulmasınlar mı hayattan ağaçlar da?

Teker izleri vırç vırç, bulaşık çamur, kırmızı hem, özlü özlü. Kenarı, ortası; yolun, çayır asfaltı, pek; bastın mı. Yenile bir araba gelmiş evet. Ben diyeyim dün, sen de üç gün önce. Yeni işte… Bir hafta içinde. Üstüne belki bir ince yağmur yemiş, belki de hiç su görmemiş. Traktör değil, küçük; taksi desem ondan da büyük. Pikap mı ki? Belki de…

İpteki çamaşırlar pıt pıt titriyor kalbim gibi.

Oğlum çomar bak bozuşuruz hala ne bakıyon öyle. Kemikleri helal etmem sonra. Bak ben geldim oğlum! 

 

Şemsettin Yapar

Gönderen: seyapar | Haziran 12, 2008

Çoban mısın?

Çoban mısın?

“N’aparsın bu dağ başında, kör itin öldüğü yer bura!” Soluk soluğayım. Ter dibimden çıkmış. Omur vadimden akan ter aşağılarda bel hizamda kemerimin gerginliğinde emiliyor.

“Sen ne ararsan ben de onu!” Kıkırdıyor, kıpır kıpır. Bu rakımda laflayacağı bir insanoğlu bulmanın sevinci. Lafı güzafa neresinden başlasa ki? Sözün manası değil önemli olan, adam işareti olması yeter!

“Aha buncaazları güderin, sen de çoban mısın küne? Hehe!” Ayakkabılarıma, eşofmanıma bakıp omuz silkiyor. Bak bu söz iyi oldu dercesine.

Alnımı sağ kolumla siliyorum, ıslanıyor haritaca. Çoban köpeği, asaletiyle ağırdan hareket ediyor, aceleye gerek yok buraların sahibi benim. Hiheyt, tek tek basaraktan… Eniği daha alışacak, tüm çömezler gibi fellik fellik. Kışın karı, baharın yağmurlarıyla toprağın üst bir karışı etlenmiş, yemesi yerinde kasabalıların derisi kalındır ya! Çim çimen yarışıyor yüze ben çıkacağım diye.

“Buralarda bir kale burcu olacak derler, nerdedir?” Muhabbete mal olacak bir laf ucu bu. Tüm bedeniyle dönüyor bir yanına. Koluyla yamacın sırtında belli belirsiz kayalıkları işaret ediyor. “Na, kayaların ardına düşer, beli aş, bi câre içimi irelde! Tek dur yalnız, yılanı bol olur. Mal ürker o taraftan. Sürmeyiz o yana biz.”

Meraklı… Kurt durmaz kemirir, acaba… “Gömü yoluna mı bu zahmet?” Oralı değilmişim gibi oturuyorum kınalı bir kayaya. Ağzımda ot parçası, bir sağa bir sola. Gözler orayı burayı izler, iz azdırarak. Köpekdişlerimin arasında sabahtan kalma domates kabuğu. Diş fırçalamaya boş verdik buraya geleli. Hem köy yerinde alışıyor insan. Nerde yaşarsan oranın parçası olursun git gide.

“Yok be yahu, ne gömüsü! Merak işte!” Besbelli kıvırma sandı. O şekil gülümsüyor. Avuçlarıyla sopanın parlamış başını okşuyor, takıntısı demek bu onun da. Omuzlarını silkeleyiveriyor zıp zıp, düşen ceketi hop kapıyor arkadan. Hoş. Dağ başında bıçkın delikanlı edaları. Tıraşı üç beş günlük.

Sürünün o yanında bir dalgalanma. O uysal hayvancağızlardan beklenmeyecek acele bir ürkü. Üç beşi meliyor, korkulu. Müstağni bir bilmişlikle durum tespiti. “Gene yılan gördüler. Ocağı yanasıca rahat vermiyor hayvanata! Sokmaz amma beterini yapar. Sen dağ taş dolaş, besle; o dikilip eğlensin mübareklerle. Sonra iki gün boyunca ipten, sicimden, hortumdan değnekten ürker garibim. Bir hafta et yürümez bedenine.”

Herkesin derdi kendine büyük. “Bana eyvallah aga!” Gömleğimin bir düğmesini daha açıyorum, buz gibi yalıyor korkusuz rüzgâr. Hasta mı olurum, olsun be yahu, bu keyif kimsede yok şimdi. Dağların hâkimi benim!

Şemsettin Yapar

 

Gönderen: seyapar | Haziran 12, 2008

Cezbe Teli

 

Cezbe Teli
Mırıltı. Ayak sesi. Döndüm. Elinde bez, spor bir çanta ağdırıyor bir tarafa. Eğri bastonu, kehribar.  Kırçılında akı fazla sakallı bir ihtiyar. Çevik. Bir yere gidecek besbelli, halüetvarı bu mealde. “Koyuncu Petrol yönüne mi?” Gözü ümit avına çıktı yüzümde.

“Yok” dedim, “Yok, tam tersi”; ama hemen düzelttim. “E, seni bırakayım petrole, geçerken.” Tamam deyiverdi, çocukça gülümserken. İhtiyarların safi candan çehreleri…  Misvak cilalı dişleri… Sevinmişti. Konuşma başladı, kapılar açık. “Köye giderim şimdi, otogardan kalkar minibüs. Yunak’ın köyündenim ben. Oğlan var burada Şeker’de çalışır. Bir kız da Ankara’da…”

E, yola değil otogara bırakayım o zaman, yolumun üstü.” Şaşırdı bunu beklemiyordu besbelli.

Koltuğa yerleşti, rahatladı.  “Cezbeliyim ben” demez mi! Bir yandan 126 Bis stop etmesin diye kıvranıyorum, elim jiklede, bir yandan ne demek istediğini anlamaya çalışıyorum. Amanın viraja dikkat! Burada bekleyecekti arkadaş. Vakit geçiyor bekleyemem seni. Mesaiye geç kalacakmış, kal da gör.

“Cezbeliyim ben” diye yineledi. Laf gazına da basmamı bekliyordu. “Ne demek bilir misin?” Ah bu dedelerin hatıra safarisi! “Ne demek?” dedim. Keyiflendi, yularım elindeydi artık.

“Benim büyük oğlan İstanbul dönüşü kaza geçirdi, öldü, otuz sene var. Mazot çekeriz biz. Öteki oğlanlar da aynı. Hadiseyi bana haber verdiklerinde Allah’tan temkinimi bozmadım. Allah’tan ha! İçime bir huzur çöktü. O vakit dedim ki, kaderimin sahibi, beni bununla denersin demek. Kailim anasını satayım, dedim. Bir kıpırdanma oldu şuramda ossaat, titredim. O gün bu gündür hoca dokunaklı konuşursa, üç sefer Allah, Allah, Allah diye yekinir zıplarım yarım metre, yetmiş beş santim. Bilmem kendimi ha! Sonra anlatırlar böyleyken böyle oldu diye. Şaşarım halime. İstemeden yani. Cezbe bu. Cezbe kalbin hassas teline rahmetin dokunması. Zıplarsın o an, ister istemez. Sende de olur mu?” yok diyorum gülümseyerek. Bu yavrumun acısına dayanmanın karşılığı” diyor.  “Çeker beni Allah kendine.”

Yol yarı.

“Okurum”

Bu kelime derin, bak, düşün, der gibi durdu. “ Miftahülkulub okurum, Kalp Anahtarı” “Bilin mi?”

“Yok” dedim. “okumadım”

“Kavak gölgesinde çeneleşeceğime okurum!”

“Bak şurada işte otogar. Ters yön, gidemiyorum. Yürüyeceksin biraz. Bana dua eder misin?”

“Hem ederim hem o gün seni bulurum!”

Al sana başka bir sohbet kapısı. Mesai kaçıyor be sakallarını sevdiğim dedem!

“Hangi gün?”

“Mahşerde yav! Dizileceğiz ya permeperişan!”

İliklerde iman!

“Bensiz gitme emi!”

Anlıyor hemen. Anlamaz mı!

“Tamam. Cezbeliyim ben. Hakkım var. Seni almadan gitmem.”

Gözyaşı torbası istemsiz kaslardan mı örülü? Böyle uluorta. Dolu dolu. Göz çukurundan yanaklara, oradan aşağı, bir bir.

Şemsettin Yapar

Kategoriler