Sayar mısın?
İpeksi beyaz önlüklüydüler. Giysileri nerden düğmeli? Garipti. Libas nerede bitiyor, nerede bedenleri başlıyor seçemedim. Rüyada gibiydiler. Sisli esintiler arasında… Yükselen kıvrık buharlar… Dağılır, yoğunlaşır bulutlar…
Dört dönüyorlardı çevremde. İlgi silmeydi, eksik yoktu. Hoşnut olmaz mıyım yüreğim pır pırdı elbette. O özel hastanede bile böylesi bakım görmemiştim. Her yan beyaz, bembeyazdı. Bal dök yala derler ya… Duvarlar pofuduk pofuduk pamuklu… Dokunsan esnemeli… Odaya getirdiklerinde bilincim yerinde değilmiş, kendime geldiğimde ürpermiştim, ben şimdi… Yani… Ama bakımı görünce rahatlamıştım, içimi dalgasız, sütliman bir huzur kaplamıştı.
Hoş geldin dediler, sesleri buğulu, mistik, masalsı. Senli benli konuşmuşlardı, siz dememişlerdi. Ama ziyanı yoktu elbette. Lafı mı olur! Ben buna çoktan gönüllüydüm. Sedyede miydim, yatakta mı yatıyordum? Bir süre hiçbir yerim kıpırdamadı sanki. Hoş, kıpırdasa ne olacak?
Duymadığım tonda, şiir okur gibi, kendini nasıl hissediyorsun, dedi biri. Şaşırmıştım. Toparlanıp, iyiyim dedim, iyiyim, teşekkür ederim. Ya siz? Yayılan dudağım yayılıp kalmıştı. Bu soru yersiz olmuştu, gülümsedim, bir zengin öksürüğü… Toparlamaya çalıştım. Nazikçe gülümsediler, hoş görmüşlerdi. Çok garip, biri ne yapsa, ne tepki verse diğerleri de aynısını, benzerini yapıyordu. Hepsi aynı hizmet içi eğitimden geçmişlerdi. Çok bedenleri, tek ruhları mı vardı? Hakçası, burada işler farklıydı.
Bir isteğimin olup olmadığını sordular, öncelikle kendime gelmeli, zihnimi toparlamalıymışım, ancak ondan sonra diğer işlere başlayacaklarını belirttiler. Düşte gibiydim, ortama alışmam gerekecekti sanırım. Arada adımla hitap ediyorlardı bana. Biraz dinlen, biz bir süre sonra geliriz… Bu dinlenme iyi gelecekti sahi. Değirmen taşının altında gözkapaklarım, dalmışım.
Uyandığımda sağ yanımda, göz hizamda büyük bir ekran belirdiğini fark etmiştim. Şimdi görüntü yoktu. Buradan bakacaksın, dediler. Kumandasını… dedim, hoppa zıppa! Yine safkan beyefendice gülümsediler.
Durduk yerde ekranda bir piknik görüntüsü belirdi. Buca’daydık. Doksan birde olmalı. Gürçeşme’deki evden çocuklarla birlikte, dolmuşla piknik yerine ulaşıyoruz, çalılar arasındayız. Her şey hazır ama köfteleri kızartacağımız tavayı unutmuştuk. Yağ var, köfte var, kibrit var, tava yoktu. Çökmüştü bir karamsarlık üstümüze. Napsak, napsak derken aklıma bir fikir geldi. Biraz dolaştım bir yağ tenekesi kapağı buldum. Tenekenin üstünü kare şeklinde kesip atmışlar bir yana. İyice yıkıyoruz bu teneke parçasını. Kenarlarını tava gibi yukarı kıvırıyorum. Ateşe koyunca suyu uçuyor. Yağı döküp biraz sonra köfteleri yerleştiriyoruz. Acıkan çocukları düşünün, bir sevindiler ki göreceklik.
Nedense tavanda ayak sesleri… Garip değil! Zamanı gelmiş meğer. Tok tok basıyor yere ayakları. Yaklaşıyorlar. Kaç kişiler ki? Onlar olmalı. Evet! Etka, kapandı mermerlere. Gözleri yine yağmur yüklü, ifildiyor. Ağlayacak, ağlayamıyor. Gözleri tir tir… Kıpkırmızı. Esra da geldi şimdi, o bebekliğinden hanımefendi kız… Enes, tarihçi Enes, baban da tarih oldu bak! Ve Nahide… Anneleri… Bak hayat arkadaşım, buraya kadarmış, yeniden görüşmek üzere. Seni burada bekleyeceğim. Ağızlarını bıçak açmıyor. Esra, abisinin kanadına sokulmuş, ağzı kıpır kıpır… Enes karakaşlarını çatmış, çatma kaşlarını karartmış, dudakları üzüldüğünde yaptığı gibi, sarkık aşağıya, salkımcasına… Nahide liseyi bitiriyor şimdi değil mi, inanılmaz, her şey rüya gibi… O çıtı pıtı sarı ufaklığın böyle serpileceğini kim kestirebilirdi ki! Ve anneleri… Fısıltılarla okuyor… Yaklaşan görevliye anlatıyorum, elimde olmadan, hangisinin kim olduğunu. Yine soylu tavrıyla gülümsüyor, biliyorum der gibi.
İçimde o kıyıcı soru yiyip bitiriyor beni: Acaba nasıl? Acaba bakışı nasıl bana? Sormaya cesaret edemiyorum. Ya duymak istemediğim bir şey söylerlerse. Sanki benim kalbimdekini okuyorlar. Gülümsüyorlar birer rüya adamcasına. Sabırsızlanıyorsun değil mi, diyor ellerini önüne kavuşturan, düşüncemi okuyarak. Gülsem mi, şaşırsam mı? Karmakarışık dudaklarım. Birazdan gelir haber nasıl olsa diyorlar birer ikişer. Hepsi bana odaklı. Neden sonra kıble yönünde biri daha bitiveriyor.
Rahmetinin enginliğiyle seni affetti o yüceler yücesi; zamanı gelinceye kadar burada yeryüzüne biteceğin vakti bekle! diyor. Son kelime bekle’nin le’si kulaklarımda çınlıyor leeee diye. Daha ötesi yok bunun. Kurtuldum demek. Aman Allah’ım! İş bitti, mutlu son! Demek rahmeti gazabının önündeymiş gerçekten. Gerçekten ne demek aptal kafam, mutlaka öyle. Ey benim Rabbi Rahim’im. Son kapının berisinde bile kafasında böyle şüpheler cirit atan benim gibi birine de kurtuluş müjdesi verdin ya! Rabbim! Rabbim! Sen var ya sen! Sen, kelimelerle anlatılamayan… Sen kulunun üzerine titreyen… Sen tüm merhametlerin topunun, kendi merhameti yanında hiç kalan…
Ey kullarına sürpriz bahanelerle bağışlama fırsatları yaratan rabbim! Her vakit, katından kurtuluş anahtarları serpen rabbim? Bu kurgu metni de benim bağışlanma sebebim sayar mısın?