Sayar mısın?

Posted: 29 Eylül 2011 in Uncategorized

Sayar mısın?

İpeksi beyaz önlüklüydüler. Giysileri nerden düğmeli? Garipti. Libas nerede bitiyor, nerede bedenleri başlıyor seçemedim. Rüyada gibiydiler. Sisli esintiler arasında… Yükselen kıvrık buharlar… Dağılır, yoğunlaşır bulutlar…

Dört dönüyorlardı çevremde. İlgi silmeydi, eksik yoktu. Hoşnut olmaz mıyım yüreğim pır pırdı elbette. O özel hastanede bile böylesi bakım görmemiştim. Her yan beyaz, bembeyazdı. Bal dök yala derler ya… Duvarlar pofuduk pofuduk pamuklu… Dokunsan esnemeli… Odaya getirdiklerinde bilincim yerinde değilmiş, kendime geldiğimde ürpermiştim, ben şimdi… Yani… Ama bakımı görünce rahatlamıştım, içimi dalgasız, sütliman bir huzur kaplamıştı.

Hoş geldin dediler, sesleri buğulu, mistik, masalsı. Senli benli konuşmuşlardı, siz dememişlerdi. Ama ziyanı yoktu elbette. Lafı mı olur! Ben buna çoktan gönüllüydüm. Sedyede miydim, yatakta mı yatıyordum? Bir süre hiçbir yerim kıpırdamadı sanki. Hoş, kıpırdasa ne olacak?

Duymadığım tonda, şiir okur gibi, kendini nasıl hissediyorsun, dedi biri. Şaşırmıştım. Toparlanıp, iyiyim dedim, iyiyim, teşekkür ederim. Ya siz? Yayılan dudağım yayılıp kalmıştı. Bu soru yersiz olmuştu, gülümsedim, bir zengin öksürüğü… Toparlamaya çalıştım. Nazikçe gülümsediler, hoş görmüşlerdi. Çok garip, biri ne yapsa, ne tepki verse diğerleri de aynısını, benzerini yapıyordu. Hepsi aynı hizmet içi eğitimden geçmişlerdi. Çok bedenleri, tek ruhları mı vardı?  Hakçası, burada işler farklıydı.

Bir isteğimin olup olmadığını sordular, öncelikle kendime gelmeli, zihnimi toparlamalıymışım, ancak ondan sonra diğer işlere başlayacaklarını belirttiler. Düşte gibiydim, ortama alışmam gerekecekti sanırım. Arada adımla hitap ediyorlardı bana.  Biraz dinlen, biz bir süre sonra geliriz… Bu dinlenme iyi gelecekti sahi. Değirmen taşının altında gözkapaklarım, dalmışım.

Uyandığımda sağ yanımda, göz hizamda büyük bir ekran belirdiğini fark etmiştim. Şimdi görüntü yoktu. Buradan bakacaksın, dediler. Kumandasını… dedim, hoppa zıppa! Yine safkan beyefendice gülümsediler.

Durduk yerde ekranda bir piknik görüntüsü belirdi. Buca’daydık. Doksan birde olmalı. Gürçeşme’deki evden çocuklarla birlikte, dolmuşla piknik yerine ulaşıyoruz, çalılar arasındayız. Her şey hazır ama köfteleri kızartacağımız tavayı unutmuştuk. Yağ var, köfte var, kibrit var, tava yoktu. Çökmüştü bir karamsarlık üstümüze. Napsak, napsak derken aklıma bir fikir geldi. Biraz dolaştım bir yağ tenekesi kapağı buldum. Tenekenin üstünü kare şeklinde kesip atmışlar bir yana. İyice yıkıyoruz bu teneke parçasını. Kenarlarını tava gibi yukarı kıvırıyorum. Ateşe koyunca suyu uçuyor. Yağı döküp biraz sonra köfteleri yerleştiriyoruz. Acıkan çocukları düşünün, bir sevindiler ki göreceklik.

Nedense tavanda ayak sesleri… Garip değil! Zamanı gelmiş meğer. Tok tok basıyor yere ayakları. Yaklaşıyorlar. Kaç kişiler ki? Onlar olmalı. Evet! Etka, kapandı mermerlere. Gözleri yine yağmur yüklü, ifildiyor. Ağlayacak, ağlayamıyor. Gözleri tir tir… Kıpkırmızı. Esra da geldi şimdi, o bebekliğinden hanımefendi kız… Enes, tarihçi Enes, baban da tarih oldu bak! Ve Nahide… Anneleri… Bak hayat arkadaşım, buraya kadarmış, yeniden görüşmek üzere. Seni burada bekleyeceğim. Ağızlarını bıçak açmıyor. Esra, abisinin kanadına sokulmuş, ağzı kıpır kıpır… Enes karakaşlarını çatmış, çatma kaşlarını karartmış, dudakları üzüldüğünde yaptığı gibi, sarkık aşağıya, salkımcasına… Nahide liseyi bitiriyor şimdi değil mi, inanılmaz, her şey rüya gibi… O çıtı pıtı sarı ufaklığın böyle serpileceğini kim kestirebilirdi ki! Ve anneleri… Fısıltılarla okuyor… Yaklaşan görevliye anlatıyorum, elimde olmadan, hangisinin kim olduğunu. Yine soylu tavrıyla gülümsüyor, biliyorum der gibi.

İçimde o kıyıcı soru yiyip bitiriyor beni: Acaba nasıl? Acaba bakışı nasıl bana? Sormaya cesaret edemiyorum. Ya duymak istemediğim bir şey söylerlerse. Sanki benim kalbimdekini okuyorlar. Gülümsüyorlar birer rüya adamcasına. Sabırsızlanıyorsun değil mi, diyor ellerini önüne kavuşturan, düşüncemi okuyarak. Gülsem mi, şaşırsam mı? Karmakarışık dudaklarım. Birazdan gelir haber nasıl olsa diyorlar birer ikişer. Hepsi bana odaklı. Neden sonra kıble yönünde biri daha bitiveriyor. 

Rahmetinin enginliğiyle seni affetti o yüceler yücesi; zamanı gelinceye kadar burada yeryüzüne biteceğin vakti bekle! diyor. Son kelime bekle’nin le’si kulaklarımda çınlıyor leeee diye. Daha ötesi yok bunun. Kurtuldum demek. Aman Allah’ım! İş bitti, mutlu son! Demek rahmeti gazabının önündeymiş gerçekten. Gerçekten ne demek aptal kafam, mutlaka öyle. Ey benim Rabbi Rahim’im. Son kapının berisinde bile kafasında böyle şüpheler cirit atan benim gibi birine de kurtuluş müjdesi verdin ya! Rabbim! Rabbim! Sen var ya sen! Sen, kelimelerle anlatılamayan… Sen kulunun üzerine titreyen… Sen tüm merhametlerin topunun, kendi merhameti yanında hiç kalan…

Ey kullarına sürpriz bahanelerle bağışlama fırsatları yaratan rabbim! Her vakit, katından kurtuluş anahtarları serpen rabbim? Bu kurgu metni de benim bağışlanma sebebim sayar mısın? 

Dehliz

Posted: 29 Eylül 2011 in Uncategorized

Bu şehirde yaşayanlar pek bilmez bu dehlizi. Herkes kebapçıyı, kahvehaneleri, balık lokantalarını, sinemalarını bilir de şehrin, burasını bilmez işte. Çemberlitaş’tan vur aşağı. Nuruosmaniye’ye kadar. Vur dedimse zaten arası elli metre var yok. Çok olsa yetmiş metredir. Nuruosmaniye’nin dengine geldin mi? Kapısının önüne? Cümle kapısı yani, bahçe kapısı. Hah, şimdi sırtını bu kapıya ver benim güzel kardeşim. Önünde koca çınarlarla bir sokak ilerlemektedir. Sokak dedimse öyle geniş, öyle farklı bir bulvar işte. Cadde de desen olur. Girdin mi bu geniş sokağa? Zaten karşıdan arabalar gelir, tek yöndür. On metre kadar gidince sağ kolunun üzerinde bir kuyumcu görürsün, adı Hamiyyet Kuyum İşleri. Eskilerden kalma gibi değil mi? Evet öyledir. Kuyumcuya yönel; ama girme. Camdan iki kanat kuyumcu kapısının hemen sağında bu müesseseyle hiç alakası olmayan küçük bir kapı göreceksin. Eğilerek ancak girebileceğin bir kapı… Kanadındaki kilide aldanma, yalandandır, asılıver açılır kendiliğinden. İşte buradan giren kişi aydınlık ama küçücük bir odaya ulaşır. Gündüz güneşten gece sokak lambalarından apaydınlıktır içerisi. Dehliz işte buradadır. Kapıdan girince karşındadır, gittikçe ışığı azalır, tedarikli davranıp el feneri getirsen de olur çakmakla ışıtıversen de… Ulaşacağın, bir kapıdır geçidin sonunda. Bu kapının koluna asılmayagör, önünde bir başka şehrin cıvıl cıvıl oynadığının resmidir. Yüklü develerin kervan olup geviş getirerek Kapalıçarşı’ya doğru gittiğini mi ararsın kavuklu fistanlı sakallı makallı adamların dinarlarla akçalarla alışveriş pazarlıklarını mı! İleride köle pazarında satılık kölelerin sahibinin ilan çığlıklarını mı! Ne ararsan var burada. Ama garip geldi mi sana da anlattıklarım? Evet, burası eski zamanlara açılan zaman dehlizidir. Kimi zaman Bağdat’a açılır bu kapı, kimi zaman Nişabur’a bazen Roma’ya bazen Kurtuba’ya… Kapıya yüklenmek sana kalmış ama kalanı bahtınla ilgili. Benim hikâyem işte burada, bu kapıda başladı.

Burayı ilk tecrübemdi. Bismillah deyip yüklendiğimde karşımda tüm göz alıcılığıyla Halep çarşısı uzanıyordu. Fesüphanallah noluyoruz yahu! Erdik eriştik mi yoksa demeye kalmadı ileriden güler yüzlü, boylu boslu endamlı bir âdemoğlu –sanki beni beklermiş gibi- çıkagelmez mi! Selamünaleyküm aleyküm selam! Merhaba merhaba! Böyle başladı muhabbetimiz. Ben şaşkınım kendimi içinde bulduğum masal dünyasından, çekti beni götürdü, oturduk bir şadırvan gölgesine. Adamda laf bekleye bekleye mayalanmış kabarmış içine sığamamış gibi anlattıkça anlattı. O söyledi ben dinledim, o söyledi ben dinledim. İlkin bir böcek hikâyesiydi anlattığı.

Bir gün, dedi, oturuyordum Sultaniye’nin son cemaat yerinde. Vermişim bir sütuna sırtımı. İçeride hafızın Kuran’ını dinliyorum. Hava sıcak mı sıcak, ben yorgun mu yorgunum. Her yanımdan ter vıcık vıcık… Bedenim bedenime değmesin! Yakalarımdan yenlerimden içeri üfürüyorum. Bir yanda da Kuran okunuyor içeride. Ayak uzatmak edebe münafi olacak. Uzatmasam ateş gibi her yer. Uzatsam, uzatmasam… Sıkıldım durumdan. Neden ayak uzatmak saygısızlık olsun ki dedim. Ossaat huzurda diz çökmüş ne kadar mümin varsa kafa yormadıkları bir meseleye körü körüne inanan saf adamlar gibi göründüler gözüme, bilgiç gözüme. Kafamda bu konuda ne kadar delil varsa hooop bir araya geldi. Hasta ruhsatları gibi, takva sınırları gibi bir deve yükü delil toplandı. Bir yanda hafız nefes toplaya toplaya Kuran okumaya, ayetleri kubbede çınlatmaya devam ediyor tabi. Ben bu delillerin birini bırakıp diğerine yapışıyorum. Her biri diğerinden tatlı geliyor bana. Hay atanıza rahmet be yahu, diyorum müftîlere. Ne zaman yaşamış ne vakit vermişseniz bu fetvaları atanıza, dedenize, ceddinize rahmet!

Hava sıcak bir taraftan, ter kaşıntı yapıyor. Düşündüğüm zaman illa ki kafam kaşınır benim. Kaşı Allah kaşı, kaşı babam kaşı! Tırnakların arasına kepek-nâm deri döküntüsü girer değil mi insanın kaşıdıkça, girer.

Tepemin bir yanında büyücek bir yumru hissettim, büyücek dedim, büyük değildi ilkin. Kepek değil de sivilce başı gibi bir şey. Sivilceymiş de uç vermiş, sonra bu uç kurumuş, kabuk olmuş gibi. Tırnağıyla sökmesi gibi zevkli bir iş olmaz insana bu yara kabuklarını. Tuttum söktüm, tırnağımın arasına sıkışan neyse ne…

Bir yandan ayak uzatma meselesinde fikir yürütüyorum, bir taraftan parmaklarımın arasında yuvarlıyorum kuru kabuğu.

Fesübhanallah! Bizim yara kabuğu harekete geçmesin mi! Gerindi, şişindi. Büyüdü, hareketlendi. Benim gözlerim dört göz oldu tabii. Parmağımın ucunda duramadı, avucuma atladı. Orasından bir kulak burasından bir kuyruk, tüy müy derken ufak bir fındık faresi oldu çıktı canına yandığım!

Görmemle atmam, atmamla ayağa fırlamam, fırlamamla sütuna sırtımı yaslamam bir oldu amma bizim fare cikcikleyerek vardı gitti ileride diz çökmüş, huzurla dinleyen bir gencin ensesinden tırmandı, saçları arasına girdi. Gariptir –burada garip olmayan ne var ki diyeceksin- delikanlı farkına varmadı bunun. Ondan çıktı diğerine, diğerinden çıktı ötekine, son cemaat yerindeki herkesi dolaştı. Ben tabii heykel gibi ayaktayım, kıpırdayamıyorum. Girip çıktığı adamlar diz çökmüşlerse bağdaş kuruyorlar, nizamî oturuyorlarsa yana kaykılıyorlar, azasının uyuştuğunu yeni anlamışçasına ayak uzatanlar falan da çıkıyor. Hiç istifini bozmayanlar da var tabii.

Fare gezgin, ben heykel, öylece devam etti mesele. Bir aralık gözümden ıradı. Hangi deliğe girdi acaba derken omzumdaki kıpırtıya ensemdeki kımıltıya dikkatimi vermedim. Güya fındık faresini takip ediyoruz ya! Kaçırmayacağız! Saçlarımda bir dalgalanma oldu, kafamda bir yumru hissettim. Yumru debelendi, küçüldü, bir sivilce kadar ufaldı. Görmüyorum ya hissediyorum. Hatta kurumuş bir sivilce başı kadar… Bunlar bir anıseyyâlede oluyor tabii! Elimi atmaya fırsat olmadan! Parmaklarımın ucunu olay mahalline götürdüğümde ancak bir sıcaklık hissettim, hafif bir yumuşaklık, o kadar.

Adamda laf, mayasını almış, köpürmüş gibiydi, kelimeler kabına sığmıyordu sanki. Ben anlattığı hikâyenin hayretinden daha kurtulmamıştım ki “yine bir seferinde” diyerek başka bir olaya başlamak istedi. Allah var, aklımdan geçirdim: “Adamda ne kurgu yeteneği bu böyle! Tam romancı olacak adammış diye. Bu çağda kaybedilmiş bir yetenek. İki binli yıllarda olsaydı bir Saramago daha kazanırdı edebiyat dünyası. Uydurdukça uydurdu!” dememe kalmadı benim de kafamı almaz mı bir kaşıntı! Bu ne tatlı karıncalanış, kaşınış, aman Allah’ım!  Kaşıdıkça kaşıdım, kaşıdıkça kaşıdım. İnanmazsın, ortaya çıktı bir sivilce! …vee kurumuş sivilce başı büyümeye başladı.

Balık Avı

Posted: 29 Eylül 2011 in Uncategorized

-Bayramda memlekete gideceniz mi gız?

-Ay bilmem ki! Keşke gidebilsek!

-Sakarya mıydın ne? Gaç senedir gitmezsiniz?

-Sakarya, evet şekerim.

-Ellaaem sekiz sene oldu.

- Ay şekerim onu bırak da sana bir şey anlatayım. Bizim alt komşu var ya! Şu âlem adam!

-Şu serhoş herif mi gız!

-Evet evet! Eşim anlattı dün, gülmekten ölürsün vallahi!

-Vallaha mı!

-Bir yaşıma daha girdim ayol! Adam Hatay’da değil fıkrada yaşıyo sanki!

-De hadi annat gız! Dokuz doğurtma!

-Ay bizim komşu –af edersin- incir rakısı çıkarırmış kendi kendine bilirsin.

-Annadıp duruyon kele! Bilmem mi heç?

-Ardiyesine çekilir öyle bir başına. Kendinden başkasına zararı yoktur.

-Davşan ….u gibi ne kokar ne bulaşır he mi?

-Koku dedin de etrafta belli belirsiz çürük, ekşi bir koku olur sadece. Ekşimiş incirden… Eşim anlatıyor, Karayolları emeklisiymiş adam. Ayık gezmezmiş, balıksız edemezmiş. Eşim, eli kadehli, omzu oltalıdır hep diyor.

-De hadi annat gız! Çatladacan mı merakdan! Annat bire kele!

-Ay şekerim! Pazar akşamüstü çarpışmışlar bahçe kapısında ansızın.

-Patdadanak ha?

-Eşim şöyle anlatıyor gerisini:

-Merhaba beyefendi nereden böyle kolda sepet?

-Hıck! Balık avından işte! Oltam omzumda ya! 

-N’aber av macerasından bu gün, iyi mi? 

-Eyyi eyyi! Kısa günün kârı, dört barnaklık üç çipura. 

-Ya kulağınızı sarmışsınız salkım saçak, o da ne?

 -Ney mi? Oltayı salladım salladım da, hıck, saldımdı ileriye. Balık tutup getiresi iğnem bu sef, dalmasın mı ahanda kulağıma! Hıck!

-Azizim senin olta, olta olalı, yenice, büyük bir balık tuttu desene!  

Hoşuna gitmiş nüktesi eşimin. Göbeğini hoplata zıplata kıkırdamış ayakta durmaya çalışarak. Ertesi sabah işe giderken ardından yalpa yalpa yetişmiş bizimkinin. Ne dese beğenirsin?

-Ne dimiş, ne dimiş?

-Tamı tamına şöyle demiş: “Vallahi senin şu cümlen var ya, hıck! Av dönüşü demiştin. Ayık başımı sarhoş etti sabaha dek eyyi mi!”

-Essahdan fıkra adammış senin komşu!

-Sahiden öyle dii mi ama?

Telefon Numarası

Posted: 28 Eylül 2011 in Uncategorized

Telefon Numarası

“Bulamaç yirken dişin gırıliy, düz yolda yolu şaşırır oldun. Neydi bu ısmariç  Zârif Ağa, de hadi hatırla gayrı!”

Ensesinde bir yırtıcı ses:

“Kör müsün ayol?”

Zârif Ağa kendine söylendi zannıyla kaba etlerine çuvaldız batırılmış gibi irkildi, kenara çekildi.

Sesin sahibine bakıp “Haddi ordan çırpısı seyrek!”  dedi içinden. Yanından tepeleme dolu bir alışveriş arabası tıkırdayarak ilerledi. Arabayı süren bir kurum abidesi. Azarı yiyen ise kucağı çocuklu genç bir anneymiş meğer. Azarlamalı sesin sahibi yukarı yukarı kalkmış bir burun… Aşağı aşağı bakan bir kirpik demeti… Bir fosur fosur parfüm esintisi… Zarif Ağa burnunu tutup kesik kesik öksürdü hastalıklı koyunlar gibi. Koyunlar… Ceylanpınar’ın yeşertilerini gevişleyerek zaman öğüten mübarek hayvancağızlar… Bu şehir keşmekeşinde ara ki bulasın böyle nimeti!

Torba torba dizili, karmakarışık yazılı kahvaltılık mısır gevreklerinin yanından dönüp şarküteri reyonunun önüne vardı. Torunun siparişi ne idi, hatırlamak lazımdı. Ardından gelen hayat arkadaşına sormak mı? Kalsındı.

“Geçi geberse de guyruğını endirmemeli!” diye söylendi kendi acınası haline. Kasketini kaşına indirip tıraşlı ensesini kaşıdı. Olmadı. Şalvarını dizlerine çekip kozmetik reyonunun köşesine çömeldi. Hatırlayamadı.  Kalktı ellerini arkadan bağladı, başını önüne eğdi, ökçesini tıkırdatarak ilerledi. Yok, olmuyordu.

Hazır pizza dolabının bir yamacına geçti, saatin kösteğini yelek cebine toparladı. Leylak renkli poşusu, kıvrımlı siyah şalvarı, ökçesine basılı sivri ayakkabısı, arkası büzgülü yeleğiyle bu şehir kalabalığının arasına daldı küçük adımlarla. Üç adım arkasından gelen beyaz tülbentli, akça pakça nineyi bir kuyruk gibi ardından sürükleyerek…

Bu ısmariçi hatırlamalıydı elbet. Yoksa sevimli torunu yapmadığını bırakmaz dedesine. “Vay hınzır velet!” Şimdinin çocukları pek sevimli, pek candan! Cilvenin bini bir para! “Dedecik bıyıkların neden yukarı kıvrılıyo? Dedecim boynuna neden lila havlu asıyosun? Dede, dedecim, dedecik…”

“Zabah vaktı toruna ne alalım didiydıh anamın gelini!” dese olmayacak. Olmayacak çünkü kavgalıdırlar hayat arkadaşıyla. Birbirlerine çakal bakışıyla yan yan bakmaktadırlar işte. Böyle olmasa bir şekilde sorar ya! Bir hatırlayabilse…

Karşısında bir telefon tanıtım standı… Çıtı pıtı bir genç kız gözlerinin içi gülerek bakıyor. Gelene geçene asgari ücretten gülücükler dağıtıyor: “Sevdiklerinizi bizim hattımızla şimdi bir dakikalığına ücretsiz arayın, hizmet kalitemizle tanışın.” diyor.

Eğildi görevli kız Zârif Ağa’ya: “Aramak istediğiniz biri varsa arayalım amcacım?

Taa uzaklarda bir yerde, Ceylanpınar ovasının bir ücrasında bir maral sürüsü mü geçmekte bir su kenarından Zârif Ağa? Bahar yağmurunun kaldırdığı toprak kokusunu mu çekmektesin içine? Neden öyle açıldın? Urfa ovasının sarı sıcaktan bağrı keremin arpa tarlası gibi yanmış pamuk tarlasını gümrah baraj suyuyla mı suvarmaktasın. Az önce hanım ninemizin “Biye bak goca! Çocuklara bu hasadın parasını virmiy misen gara yire giresi?” sözüne burnundan soluyarak “Ben diyem saggalım yaniy, o deyi dur cuğaramı yandıriym!” diye şimşeklenen sen değil miydin? Kendi kendine duyururcasına “Her bir işte bahtımız karadır, garpızda bayaz çıhar.” diye istimlenmiyor muydun? Ne oldu? Kuru derelerde su kuyuları mı buldun? Ha ne oldu Zârif Ağa!

Zarif Ağa telefon denince yeleğin saat cebindeki telefon numarası yazılı kâğıdı hatırlamaz mı? Ansızın gelen bu imkânla yüreciği açım açım açılmaz mı? Suyu çoktan çekilmiş, avurdu göçmüş suratının derisiyle gülümsemez mi? Hanım nineye suç bastıran bir kaş çatıp hanım kıza şükranlarını dizelemez mi:

Vay gızım dırnağın daşa değmiye! Elin toprağa atasan altın ola! Tilkiye dimişler bişmiş tavug yir misen, dimiş ki ağam hangi emrizden geri galdıg! Al işte tilfon nomrası!”

Şemsettin Yapar

Bungalov

Posted: 14 Mayıs 2009 in Uncategorized

Bungalov
Arkadaşlarla yine bir Balkan gezisindeyiz. Kırtasiyeci Arif Abi, Toptancı Mehmet, Bankadan Sami diye gençten bir delikanlı, başka kim vardı yaa, her neyse! Arada yaparız böyle, Bulgaristan, Macaristan falan. 
Budapeşte yakınında bir tatil köyündeydik. Ağaçların arasında kütükten evler. Mangal mangal üstüne, sohbetin gözüne gözüne vuruyoruz. Sigaramız içkimiz yok arkadaş, harama uçkur çözmedik, çözmeyiz evelallah! Bi yeriz pir yeriz amma! Yeme içme deyince geri dur! Ona da dokunmayın artık! Göbek oluyormuş, olsun; evin yakışığı balkon, erkeğin süsü göbek!
Küçük bungalovlarda kalıyoruz. Tam bir kır hayatı. Kamp kurmuşuz izciler gibi. Yemeği bulaşığı nöbetleşmişiz. 
Gece nöbeti de tutuyoruz. Gece bir-üç nöbeti bende. Bungalokun önündeyim. Millet yattı. Kaldım mı tek başıma. Ormandan kurt ulumaları, puhu sesleri geliyor. Korkmadım desem yalan olur, gecenin bi vaktinde hayvan haşeratla yalnız başıma kaldım, kim olsa tedirgin olur abiciğim! Bangalava girsem mi dedim, vazgeçtim. 
Cevşen okumak düştü aklıma iyi mi! Bir bab, iki bab derken bir esinti çıktı serin gecede, ormanı aldı bir yaprak uğultusu.  Uğğ uğğ diyor ağaçlar gıcığına. Erkeksen korkma! Tek desteğim bangalodan gelen horultular. Ben bablara gömüldüm, sesler üstüme üstüme geliyor. Bir zincir şıkırtısı. Yaklaşıyor gibi. Bangalakların önündeki tabelalardan mı dedim, yok; çöp kutuları mı desem değil. “sübhaneke yaa laa ilahe illaa”lar bir bir geçiyor ben hızlanıyorum, sesimi yükseltiyorum, şıkırtı inadına yaklaşıyor gibi.
En son yan tarafımda bir ıslak soluk hissettim. Geri dönüp baktığımda dana gibi bir köpek arkasını bangalevin kapısına vermiş nemli burnuyla karşımdaydı. Ben ona bakıyordum o da bana. N’aptığımı napacağımı bilemedim. Tutmuşum cevşeni burnuna. Köpek bi cevşene bakıyor bi bana, bi cevşene bi bana. Yakıştıramadın mı be demişim içimden. Sonra çok güldük buna. Ama ter akıyor sırtımdan yol yol vallahi! İnsaflıymış hayvancağız, bıraktı beni öylece, uzaklaştı gitti. O köpekle sonra ahbap olduk bayağı. Atıyoruz getir diyoruz getiriyor. Otur deyince oturuyor, sohbetimizi bırakmadı. Az daha kalsaydık bizimle kitap da okuyacaktı hayvan, bungalotun önündeki masada.

Cıst!

Posted: 12 Mart 2009 in Uncategorized

Cıst

Bak kardeşim. Sen de hiçbir şey bilmiyorsun. Baklava öyle yenmez.  Her şeyin bir adabı erkânı var. Öğreneceksin!

 

Önce baklava dilimini iki parmağının arasına alacaksın tepsiden. Çatal kullanmayacaksın, görgüsüzlük olur! Sakın! Adabı bu! Başparmağınla işaret parmağının arasına alacaksın. Hooop çevireceksin altını üstüne.  Balı akmaz korkma, kuru baklava bu. Çıtır kısmı aşağı gelecek dibi yukarı …

 

Başparmağının ortasına aldığın dilimi damağına, yukarıya yapıştıracaksın. Sıkıştır! Parmağını çekiver şimdi.  İyi baklava damağına yapışır. Değilse diline bırakıverecektir kendini. Neredeydi , tavandaydı değil mi? Dilinle sıkıştır şimdi aşağıdan, sıkıştır sıkıştır. Cıst dedi mi? Cıst diyecek. Sesi duymadıysan boşuna yeme,  hası değil demek! Bunu unutma!

 

Balı kenarlardan dişlerine sızacak hafiften. Sızdı mı? Sızmadıysa baklava değil o. İyisi değil yani. At gitsin. Şerbet sızdı değil mi? Güzel! Şerbeti bırak aksın boğazına. Ko gitsin ılık ılık. Boğazını yakıyorsa adam kızartma yağından çalmıştır kesin, yağı fazla yakmıştır, ucuzunu almıştır, falandır filandır. Yağ da sadeyağ olacak ha, sadeyağın en iyisi. Ağır olmayacak, değilse gider oturur midene, yediğime yiyeceğime dersin.

 

Sen geri kalanı çiğnemeye başla şimdi. Fıstığı iyiyse ne ala! Kuşbokundan yapılmıştır o. Gözlerini ayırma öyle! Kuşboku fıstığın iyisinin adı. Fıstık kaça satılır, ona, on beşe. Bilemedin yirmi beş. Kuşbokunu elli liraya alabilirsin anca! Bulabilirsen o da! Bulduğunda yumul al, sevin, şükret. Millet bulsa alacak amma nerde! Antepli bilir kuşbokunu. Esnaf hatırlı müşterisine ayırır, herkese vermez.

 

Her şeyin yolunu yordamını bileceksin. Baklava dedin mi cıst diyecek bir, kuşbokundan olacak iki, sade yağ üç. Hem baklava yemesini bilmeyene adam denmez bizde, bilesin bugüne bugün eniştemiz olacaksın. Bizi ele güne karşı mahcup etme. 

Şemsettin Yapar

Salkım Söğüt

Posted: 18 Haziran 2008 in Uncategorized

Salkım Söğüt…

 

Benim dedem Tolstoy’un o salkım söğüt sakallı fotoğraflarını andırırdı. Yüzünün yere uzanan çimleri, elektrik direklerinin dibinde bulduğumuz, çember yapıp çevirdiğimiz, bozup maket bisiklet yaptığımız ve bu eğip bükmelerden ötürü artık ebediyen düzeltemeyeceğimiz alüminyum teller gibiydi. Onu hep sakallarının bu dolambaçlarıyla hatırlıyorum.

 

Varlığımı borçlu olduğum insanlardan biridir o uzun boylu, aksakallı yaşlı kavak ağacı. O olmasaydı ben de olmayacaktım. Çocuk gözümdeki minaremsi boyu, salına sallana yürümesi hafızamda hep heybet, görkem, ihtişam, duygularıyla birlikte yer etmiştir. Bu kodlarla yâd ettiğim dedemi merdiven yapıp tüm dedelere birkaç cümleyle dokunmak isterim.

 

Size birkaç soru sorayım. Dede üstüne kaç şiir hatırlıyorsunuz? Peki, kendi dedesinin hikâyesini yazmış kaç öykücü adı verebilirsiniz bana? Evet, pek uzaktır bize dedelerimiz. Baba yalnızdır ailede, denir, hayatın en ağır heybesini o taşır çoğu zaman; doğrudur. Fakat babanın yalnızlığının katmerlisi dedelerdedir. Herkes sever sayar gözükür belki ama o “bay otorite”den hep bir adım geride durur ayaklarımız.

 

Müesseselerin ayaklı erkleri müdürlerle aile müessesesinin ağır merkezi dedeler, aslında kaderin aynı yerden zıpkınladığı avlardır. Hep en büyüktür onlar ama aynı zamanda hep en yalnız, hep bir adım uzak, hep çekinilen, hep gölgesi soğuk…

 

Benzetmeler iyi bir tarif yöntemi olduğuna göre biz de benzetelim dedeleri. Sanırım, ağaçlardan ardıç gibidir dedeler; dağ başında, kayaların arasında, kendi bir başınalıklarıyla yaşarlar. Yıllar derilerini hallaç pamuğu gibi atar da atar, eskitir de eskitir, yıpratır da yıpratır ama onlar hala ayaktadırlar. Zorluklar onlara bir engel değildir, aksine onları dede olmaya, ardıç ağacı siluetine büründürmeye zorlar.

 

Tırnakları neden benimki gibi ince, yarı saydam değil; enlidir, kalındır, mantarsıdır, ağaç cinsine yakındır, kehribara döner rengi yıldan yıla. Yoksa kısa bir süre sonra bedeniyle katılacağı tabiat armonisine adım adım yaklaşmakta mıdır?

 

Bu ıskarta özelliklerinin yanı sıra -hatta önü sıra demeliyim- terütaze bir hasleti barındırır gözlerinde: Bir tek gözlerinin parıltılı ışığı eski değildir dedelerin. Torunlarından birine rastlamayagörsün, yaldızlı bir çakmağın mavili yeşilli pırıltılarla çaktığının resmidir.

 

Hayatın lezzetlerini hep çoluk çocuğa, bizden gençlere, kendimize layık görürüz de öte dünyanın buradaki bekleme odasında bekleşen ağır adımlılara yakıştıramayız nedense. Sanki onlar Allah’ın nimetlerinden yararlanma yaşını çoktan geçmiş, “kazana düşmüş” takımıdır.

 

Bu meyanda bir hatıramı nakletmeliyim. Geçmiş gün otogarda beklerken bir aksakallı dedeyi, “külahta dondurma” yerken gördüm. Evet, basbayağı külahta dondurma yiyordu. Buna cesaret edebilmişti. Ama yalamıyordu, küçük ısırıklarla yetiniyordu. Etrafına mahcup mahcup bakıyordu. O gün kendimce bir düşünceye ulaştım. Dede olmak kolay değildi elbet, bu tespitte herkes hemfikirdir. Bu düşünceye karşı çıkan yoktur. Hayatın cereme tenceresine yıllarca kaşık sallayıp da herkese gülücükler dağıtmak ne menem bir iştir, bilemeyiz biz bunu. Ama tüm zorluklarına rağmen dede olmaktan da önemli bir şey vardı aslında: “dede kalmak!” Evet dede kalmak da kolay değil. İçine düştüğü aksilik kazanından sıyrılmak, üstüne sinen asabîlik kokusunu sırtından atmak, o kadar torun torba tombalağı idare etmek, el alemin nabzına göre şerbet vermek, tüm bu mekleri, kendinden uzaklaşmadan, kendi kalarak yapmak.  kolay iş değildir vesselam.

 

Şemsettin Yapar

Görmek İçin

Posted: 12 Haziran 2008 in Uncategorized

Görmek için

 İlkbahar yağmurlarının verdiği cesaretle fışkıran otlar uzasa uzasa nereye değer, dize, olmadı bel hizasına ancak yetişir. Tırpan yiyen yeşilin o tarifsiz nemli kokusu burnumda… Ta ilerilerde, tepelerin bittiği yerdeydi demin uçan kuş sürüsü. Sol yanı mor dağlar kapamış. On metre önümde şıpıltılı göl. Üstümüzde çatma kaşlı gri çehreli yağmur bulutları…

Oturduğum bankı amcam yapmıştı, askere gitmeden önce. Sonrası yok zaten, hiç olmadı. Bayrağa sarılı tabutunu getirdiler bir ikindi. Okul çıkışı evde bir karmaşa, bir hareket… Meğer cenazesini getirmişler. Şehit cesedine cenaze denmeli mi, bilmiyorum. Ceset denir mi, mesela? Yoksa sadece şehit mi demeli?

O gün bu gündür yüzün gülmedi yavrum, diye içlendi anneciğim, beyaz başörtüsünü eliyle düzeltirken. Nasıl güleyim, dedim içimi çekerek; neşelenmek amcama saygısızlık gibi geldi bana hep.

O gün keseri belinde, çivi torbası elinde bana göz etti: gelir misin benle? Her çağrısı maceraydı onun, elbet der gibi sıçradım kalktım, yürüdüm ardın sıra. Buraya kadar geldik o gün. Yorulmuştum. Çimenlere uzanıverdim. Ayaklarıma kara sular inmişti. Mutluydum ama, onunlaydım ya!

Şimdi anlıyorum ki ben örnek almışım onu kendime, model almışım iyiden iyiye. Amcan gibi konuşur oldun sen bu günlerde, demişti babam. İçimden ılık bir şeyler aktı geçti, amcam kim ben kim, benziyorsam ne iyi! Pır pırdı yüreğim.

Uyumuş kalmışım. Arada uyandım mı yoksa rüya mıydı tüm gördüklerim bilemedim. Gökten dört koca sütun indi yeryüzüne, diklemesine, güm güm şimşekler, şırak mırak gök gürültüleri arasında yere saplandılar. Ardından onlardan daha uzun dev sütunlar geldi uçarak, ince uzun uzay gemileri gibi. Bu kulelerin üstüne dizildiler sıra sıra. Yeryüzünün bir başından öbür başına her yeri kaplamıştı bu alamet yapı.

Neden sonra yüzümde ot eziği, burnumda ıslak toprak kokusuyla kendime geldiğimde, karşımda deminki göğe doğru yükselmiş o garip şeyin minyatürü duruyordu, bu oturak, bank ya da. Anlattım, azı dişlerindeki krom dolgu görününceye kadar kahkaha attı. Hep böyle yapardı.

Beraber oturduk bu banka. Yine gri bulutlar vardı gökte, ta uzaklarda gökyüzü az biraz görünüyordu kaçamak, şimdiki gibi. Kolunu omzuma attı, başını başıma dayadı, ileriyi gösterdi; ufku, gökyüzünü, gölün öte yamacındaki iki ağacı. Hayat böyle işte, dedi; bakmayı bileceksin ona. İyi okuyacaksın çevrendekileri. Çevir başını gökyüzüne, ne görüyorsun, dedi saçlarımı öte beri dağıtarak.

Kapkara bulutlar, dedim. Hayır dedi, ilerideki mavi, açık, güneşli göğü es geçme! İyiye odaklan! Ya karşında ne var, diye ekledi. Ben de; olta attığımız göl, arkasında iki ağaç, sağdaki kavak, soldaki armut. Önümüzde biçilmiş çimenler, diye sıraladım. Bak dedi, görmek için bak, biz şu anda canlı bir kartpostal içindeyiz, güzel bir manzarayı yaşıyoruz yani, bakışını değiştir, görmeye odaklan. Etkilenmiştim. Şiir gibi konuşuyordu. O benim amcamdı işte, benim amcam!

Ellerimizle gömdük toprağa; ama hala bir yerlerden çıkıp gelecek gibi… Beni yine bir maceraya çağıracak gibi… Sanki hemen yanımda da ben göremiyorum onu. Sanki ellerimden tutmuş uzakları gösteriyor yine, ufkun geniş olsun der gibi…

Bakıyorum gösterdiği uzaklara, ufuk ileride yine açık, demin kaybolan kuş sürüsü görünüyor. Çığlıklarla geçiyorlar gölün üstünden. Hayat devam ediyor. Ben canlı bir yağlıboya tablonun merkezindeyim, gözlerim hep iyi olanı arıyor artık, yüzümü serin bir esinti yalıyor.

Şemsettin Yapar

Kemik Düşmanı

Posted: 12 Haziran 2008 in Uncategorized

Kemik Düşmanı
Fırtına geldi gelecek. Kara bulutlar kararlı. İnecekler döne döne yeryüzüne. Çata pata, grav grav. Şırrak bir şimşek, güm güm yıldırım, yıldırım.

Merhaba çomar. Ne haber? Tanımadın mı koçum? Bak ben geldim. Unuttun mu len bizi kerata. Kemik düşmanı seni! Düşün düşün çıkarırsın belki hayırsız!

Çanağın yerini değiştirmiş babam bak sen! Bir bu kulübenin yerini değiştiremedi adam. Onu oraya onu oraya… Çite çit eklemiş, direklerin dibine taş çakmış hem de. Duramaz yerinde bi dakka. Çatının uzatma çinkosuna yatırdığım uzun taş hala yerinde. Orayı ellememiş.

Valiz ağır, sarkar sarkar; parmaklar zora uzak, elimi kerter.

Kimse dışarıda değil ha? Ört kapı pencereyi, sin içeri, iyi! Nohut oda bakla sofa kulübe. Gecekondu mu gecekondu basbayağı. Amma bu dağ başında imarlı arsayı kaybettinse bul. İki çalı çırpı tutuştursan yine fırın gibi içeri. Kapının altına yatır çul eskisini. Oh! Yan gel yat ondan sonra. Bırak cızırdasın çaydanlık derinden başlayıp cazgırlaşasıya.

Telefon etmedim iyi ki. Görünce şaşıracak ikisi de ihtiyarların. Annem yine koyverir yaşları iki gözünden hüngür hüngür. Kolları sarım sarım, sıcak sıcak. Kollarıyla değil kalbiyle sarılır yavrusuna.  

Vın vın öten elektrik telleri mi, öyle, gergin, kırbacımsı? Yukarda rüzgâr daha azgın demek rastladığına. Suyu sıkılan çamaşır gibi burulu yüksek gerilim teli falan dinlemiyor.

Toprak sıva pul pul inledi onca yıl. Dökül dökül bitmedi. Tavuklar da bulmuş deliklerini korkudan, fırtına korkusu bu, şaka değil. Tavuk adam demez çarpar adamı yerden yere. Bu tepede rüzgâr muhtar alimallah, yönetir her şeyi. Avurt zavurt, kolaçan eder her deliği. Zamansız yakalanırsan işin bitik. Bakmaz gözünün yaşına.

Çit odunları eskir, yıpranır her görüşümde. Ağaç mağaç deme, soluyor onun da rengi. Yağmur yer, yaş yer; güneş yer, kış yer; atar beti benzi elbet onun da. Ayva tüyleri çıkar eski çit direklerinin yanağında zamanla. İnsanoğlu bile yaşlanıyor değil mi ya! Yorulmasınlar mı hayattan ağaçlar da?

Teker izleri vırç vırç, bulaşık çamur, kırmızı hem, özlü özlü. Kenarı, ortası; yolun, çayır asfaltı, pek; bastın mı. Yenile bir araba gelmiş evet. Ben diyeyim dün, sen de üç gün önce. Yeni işte… Bir hafta içinde. Üstüne belki bir ince yağmur yemiş, belki de hiç su görmemiş. Traktör değil, küçük; taksi desem ondan da büyük. Pikap mı ki? Belki de…

İpteki çamaşırlar pıt pıt titriyor kalbim gibi.

Oğlum çomar bak bozuşuruz hala ne bakıyon öyle. Kemikleri helal etmem sonra. Bak ben geldim oğlum! 

 

Şemsettin Yapar

Çoban mısın?

Posted: 12 Haziran 2008 in Uncategorized

Çoban mısın?

“N’aparsın bu dağ başında, kör itin öldüğü yer bura!” Soluk soluğayım. Ter dibimden çıkmış. Omur vadimden akan ter aşağılarda bel hizamda kemerimin gerginliğinde emiliyor.

“Sen ne ararsan ben de onu!” Kıkırdıyor, kıpır kıpır. Bu rakımda laflayacağı bir insanoğlu bulmanın sevinci. Lafı güzafa neresinden başlasa ki? Sözün manası değil önemli olan, adam işareti olması yeter!

“Aha buncaazları güderin, sen de çoban mısın küne? Hehe!” Ayakkabılarıma, eşofmanıma bakıp omuz silkiyor. Bak bu söz iyi oldu dercesine.

Alnımı sağ kolumla siliyorum, ıslanıyor haritaca. Çoban köpeği, asaletiyle ağırdan hareket ediyor, aceleye gerek yok buraların sahibi benim. Hiheyt, tek tek basaraktan… Eniği daha alışacak, tüm çömezler gibi fellik fellik. Kışın karı, baharın yağmurlarıyla toprağın üst bir karışı etlenmiş, yemesi yerinde kasabalıların derisi kalındır ya! Çim çimen yarışıyor yüze ben çıkacağım diye.

“Buralarda bir kale burcu olacak derler, nerdedir?” Muhabbete mal olacak bir laf ucu bu. Tüm bedeniyle dönüyor bir yanına. Koluyla yamacın sırtında belli belirsiz kayalıkları işaret ediyor. “Na, kayaların ardına düşer, beli aş, bi câre içimi irelde! Tek dur yalnız, yılanı bol olur. Mal ürker o taraftan. Sürmeyiz o yana biz.”

Meraklı… Kurt durmaz kemirir, acaba… “Gömü yoluna mı bu zahmet?” Oralı değilmişim gibi oturuyorum kınalı bir kayaya. Ağzımda ot parçası, bir sağa bir sola. Gözler orayı burayı izler, iz azdırarak. Köpekdişlerimin arasında sabahtan kalma domates kabuğu. Diş fırçalamaya boş verdik buraya geleli. Hem köy yerinde alışıyor insan. Nerde yaşarsan oranın parçası olursun git gide.

“Yok be yahu, ne gömüsü! Merak işte!” Besbelli kıvırma sandı. O şekil gülümsüyor. Avuçlarıyla sopanın parlamış başını okşuyor, takıntısı demek bu onun da. Omuzlarını silkeleyiveriyor zıp zıp, düşen ceketi hop kapıyor arkadan. Hoş. Dağ başında bıçkın delikanlı edaları. Tıraşı üç beş günlük.

Sürünün o yanında bir dalgalanma. O uysal hayvancağızlardan beklenmeyecek acele bir ürkü. Üç beşi meliyor, korkulu. Müstağni bir bilmişlikle durum tespiti. “Gene yılan gördüler. Ocağı yanasıca rahat vermiyor hayvanata! Sokmaz amma beterini yapar. Sen dağ taş dolaş, besle; o dikilip eğlensin mübareklerle. Sonra iki gün boyunca ipten, sicimden, hortumdan değnekten ürker garibim. Bir hafta et yürümez bedenine.”

Herkesin derdi kendine büyük. “Bana eyvallah aga!” Gömleğimin bir düğmesini daha açıyorum, buz gibi yalıyor korkusuz rüzgâr. Hasta mı olurum, olsun be yahu, bu keyif kimsede yok şimdi. Dağların hâkimi benim!

Şemsettin Yapar

 

 

Cezbe Teli

Posted: 12 Haziran 2008 in Uncategorized

 

Cezbe Teli
Mırıltı. Ayak sesi. Döndüm. Elinde bez, spor bir çanta ağdırıyor bir tarafa. Eğri bastonu, kehribar.  Kırçılında akı fazla sakallı bir ihtiyar. Çevik. Bir yere gidecek besbelli, halüetvarı bu mealde. “Koyuncu Petrol yönüne mi?” Gözü ümit avına çıktı yüzümde.

“Yok” dedim, “Yok, tam tersi”; ama hemen düzelttim. “E, seni bırakayım petrole, geçerken.” Tamam deyiverdi, çocukça gülümserken. İhtiyarların safi candan çehreleri…  Misvak cilalı dişleri… Sevinmişti. Konuşma başladı, kapılar açık. “Köye giderim şimdi, otogardan kalkar minibüs. Yunak’ın köyündenim ben. Oğlan var burada Şeker’de çalışır. Bir kız da Ankara’da…”

E, yola değil otogara bırakayım o zaman, yolumun üstü.” Şaşırdı bunu beklemiyordu besbelli.

Koltuğa yerleşti, rahatladı.  “Cezbeliyim ben” demez mi! Bir yandan 126 Bis stop etmesin diye kıvranıyorum, elim jiklede, bir yandan ne demek istediğini anlamaya çalışıyorum. Amanın viraja dikkat! Burada bekleyecekti arkadaş. Vakit geçiyor bekleyemem seni. Mesaiye geç kalacakmış, kal da gör.

“Cezbeliyim ben” diye yineledi. Laf gazına da basmamı bekliyordu. “Ne demek bilir misin?” Ah bu dedelerin hatıra safarisi! “Ne demek?” dedim. Keyiflendi, yularım elindeydi artık.

“Benim büyük oğlan İstanbul dönüşü kaza geçirdi, öldü, otuz sene var. Mazot çekeriz biz. Öteki oğlanlar da aynı. Hadiseyi bana haber verdiklerinde Allah’tan temkinimi bozmadım. Allah’tan ha! İçime bir huzur çöktü. O vakit dedim ki, kaderimin sahibi, beni bununla denersin demek. Kailim anasını satayım, dedim. Bir kıpırdanma oldu şuramda ossaat, titredim. O gün bu gündür hoca dokunaklı konuşursa, üç sefer Allah, Allah, Allah diye yekinir zıplarım yarım metre, yetmiş beş santim. Bilmem kendimi ha! Sonra anlatırlar böyleyken böyle oldu diye. Şaşarım halime. İstemeden yani. Cezbe bu. Cezbe kalbin hassas teline rahmetin dokunması. Zıplarsın o an, ister istemez. Sende de olur mu?” yok diyorum gülümseyerek. Bu yavrumun acısına dayanmanın karşılığı” diyor.  “Çeker beni Allah kendine.”

Yol yarı.

“Okurum”

Bu kelime derin, bak, düşün, der gibi durdu. “ Miftahülkulub okurum, Kalp Anahtarı” “Bilin mi?”

“Yok” dedim. “okumadım”

“Kavak gölgesinde çeneleşeceğime okurum!”

“Bak şurada işte otogar. Ters yön, gidemiyorum. Yürüyeceksin biraz. Bana dua eder misin?”

“Hem ederim hem o gün seni bulurum!”

Al sana başka bir sohbet kapısı. Mesai kaçıyor be sakallarını sevdiğim dedem!

“Hangi gün?”

“Mahşerde yav! Dizileceğiz ya permeperişan!”

İliklerde iman!

“Bensiz gitme emi!”

Anlıyor hemen. Anlamaz mı!

“Tamam. Cezbeliyim ben. Hakkım var. Seni almadan gitmem.”

Gözyaşı torbası istemsiz kaslardan mı örülü? Böyle uluorta. Dolu dolu. Göz çukurundan yanaklara, oradan aşağı, bir bir.

Şemsettin Yapar